kitap etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
kitap etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

diğer taraf | alfred kubin

    Diğer Taraf, Alfred Kubin'in karanlık ve negatif atmosferli romanıdır. Yaşamı boyunca bir çok kitabın illüstrasyonlarını çizen Kubin, bu kitabın bazı sahnelerini de kendi çizimleriyle tarif etmişir. Kitabın ilk sayfalarında da, anlatılan olayların geçtiği, yine Kubin tarafından çizilmiş bir harita mevcuttur.

    Kitapta ki ana karakter bir ressamdır. Karısıyla beraber çocukluk arkadaşından, yıllar sonra bir elçi aracılığıyla, rüya ülkesi adıyla, orta asyanın kapalı ve çorak coğrafyasında kurduğu bir ülkeye davet edilir. Geniş duvarlarla çevrili bu ülkede, bilim ve ilerleme yasaktır. Bütün binalar tarihi eser sayılabilecek eskiliktedir. Bizzat başkarakterin çocukluk arkadaşı ve ülkenin efendisi, muazzam bir servete sahip olan Patera tarafından çeşitli ülkelerden seçilen evler, sökülüp, gemilerle uzun bir yol katettikten sonra burada birleştirilir. 




    Kitabın genel havası oldukça karamsar ve distopik görünmesine karşın, yine de kendine has renkli bir akışı bulunur. Doğaüstü ve sükut içinde bir gizemin peşinden bütün kitap boyunca koşarız. Olaylar, nesneler, kişiler, sıfatlar aslında tuhaf bir alegorik yapıyla birbirine bağlıdır. Kubin bunu elbette direk değil, dolaylı ve düşsel bir anlatımla bize sunar. Renkler, kokular, tüm cinsel ilişki sahneleri, eski binalar, para, ses, hastalıklar, hayvanlar, devleşme, kıyamet, coğrafyanın asıl yerlileri, amerikalı, saat kulesi ve kutsal kabul edilen üstü örtülü bazı şeylerle, kendimizi romanın içinde kaybederiz. 





    Benim ilgimi çeken bir çok konudan bir tanesi, sanki önce deforme edilip ardından yeniden yaratılmış gibi duran hristiyanlık motifleridir. Rüya Ülkesi'nde din konusunun hassaslığı, diğer her şeyden çok daha mühim dururken, ilk yıkılan temellerden birinin bu olması, kıyamete gidiş taşlarından özenle seçilen bu ilk adım, dönemin şartları ve toplum hakkında, sosyolojik bir şaka biçiminde kendini yeterince ele verir..




   Yazar tek romanı Diğer Taraf'ı sekiz haftada bitirmiştir. Daha önce ki çizimlerinin dışında Kubin, kendine çok yakın bulduğu asitle çizim tekniği, zaten grotesk ve karanlık olan imgesel çizim diline yeni bir bakış getirmiştir. Türkçeye Emrah İmre çevirisiyle altıkırkbeş tarafından kazandırılmıştır.

paylaş:

erken kaybedenler | emrah serbes

Bir zamanlar biz de çocuktuk, ölümün ne demek olduğunu evcil hayvanımız ya da çok sevdiğimiz bir yakınımız öldüğünde anlıyorduk. Bir de ölmeyen yaşlı babaannelerimiz/anneannelerimiz vardı, çok da zekiydik, paçalarımızdan zeka akıyordu.
Küçük yaşımızda büyük işlere kalkışıyor ve bu işlerin ucu hep aşka dokunuyordu. Acılarımız o küçük bedenimize birkaç beden büyük gelse de çocuktuk, söz verilince konuşmaya mahkum beklerdik, ilgi çekmek için ağlardık belki ama hep büyük olmak için uğraşırdık. Netice de biz büyüdüğümüzde dünyanın daha kolay yaşanılabilir bir yer olduğunu sanırdık.
Ağabeyimizin kız arkadaşına da aşık olurduk, sokağımızın delikanlısının kız kardeşine de. Kimi zaman dayak yerdik kimi zaman gerçekler vurulursa tokat gibi suratımıza. Bazen de kuvvetlenirdi aile ilişkileri, biz erkek olmanın ne demek olduğunu örnek aldığımız o ağabeylerden öğrenirdik.
Futbol bizim için vazgeçilmezdi. Mahalle aralarında yaptığımız maçlarda kan ter içinde kalırdık. Keşke bi’ sevdiğimiz kız olsaydı da terimizi silip içtiğimiz soğuk suyun çok zararlı olduğunu söyleseydi. Hava atardık, kimimiz gol atardı, kimimiz gol yerdi. Ayar vermeye çalıştığımız o kızlar gönlümüze girdiğinde halimiz duman olurdu.
Yaşadığımız ülkede devlet büyüklerini pek sevmezdik, bize göre halimizden hiç anlamıyorlardı. Korkaktık mesela ve bizim soyadımızın Korkmaz olmasına izin veriyorlardı. Saçmaydı bu işler. Elimize imkan verseler terörist bile olurduk.
Komşularımız vardı mesela, üst katta ne işler çevirdiklerin bir haber ortamlarına girerdik. Küçük olduğumuz için bizi severlerdi. Tatlıydık çünkü. Her işe burnumuzu sokar ortamı şenlendirirdik. Boyumuzdan büyük işlerdi bunlar. Yoksa üst komşumuz cidden terörist miydi, neydi?
Haliyle derslerimiz de çok iyi olmazdı. Tatil güzeldi ama yılın dokuz ayı okulda geçerdi. Çok bilmiş anne-babamız özel ders alırdı çalışkan olalım diye. İnadına özel dersi veren ablamız çok güzel olurdu. Zekiydik aslında dedik ya, öğrettiklerini başarsak bir daha onu nasıl görürdük.
Erkektik biz, kızlar çok güzeldi. Kendilerine aşık ediyorlardı bizi, çok sevsek de onları ne acı çektirdiler bizlere, affetmeyeceğiz onları. Onlar ne kadar iddia etseler de onları anlamadığımızı, onlar bizi hiç anlamazlardı.
Ve aradan yıllar ve bir sürü hayat geçtikten sonra büyüdük. Elimizde bir kitap tutuyoruz. Okudukça hüzünleniyor bir o kadar da gülüyoruz. Kendimizi buluyoruz her çevrilen sayfada. Adam ne yazmış be diyoruz.


paylaş:

sineklerin tanrısı | sir william gerald golding

Zor denilen zamanlarda her biri on üçünü henüz geçmemiş toplasan bir avuç çocuk, vurulan uçaklarının ıssız mı ıssız bir adaya düşmesiyle olduğundan daha da zor zamanlar geçirmeye başlar. Her ne kadar o çok da sevmedikleri büyükler bulundukları adada yok diye sevinseler de yaşayabilmek ve daha bir düzen içinde hayatlarını sürdürebilmeleri için büyüklerin becerebildiği gibi bir hayat tarzını benimsemeleri gerektiğinin farkına varırlar.
En başlarda demokratik olarak kendilerine yol gösterecek birini lider olarak seçerler, iş bölümü yapıp karınlarını da avlanarak doyururlar. Başlarını sokacak bir yer olsun diye barınak yaparlar, en sevdikleri iş olan oyun oynamayı da bolca görev edinirler.
Tabii bir süre sonra liderlik için hırs doğar, hırs beraberinde korkuyu getirir. Sorgulama yetisini kazanan çocuklar doğru ile yanlışı ayıt eder. Bir süre sonra da ortamda ne bir demokrasi ne de kurulu bir düzen kalır. Bir nevi kabile hayatına geçen çocuklar git gide vahşileşir.
William Golding’in distopik diyebileceğimiz yapısıyla modern çağın sağlıksız toplum anlayışını ustaca anlattığı kitabı iki sinema filmiyle de beyazperdede vücut bulmuş. Mina Urgan çevirisiyle kitap Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları’ndan çıkıyor.
Kütüphanenizin iyi bir yerinde bulunması gereken kitap, aynı zamanda ölmeden önce okunması gereken kitaplar arasında.

paylaş:

porno | irvine welsh

Post-punk vardı, bol bol eroin, bol bol tütün vardı, kıyak mekânlarda orgazmdan daha iyi zirveler vardı, beynimizin içine sokulmaya çalışılan piyasa ve harcamaya zorunluymuşuz gibi hissettiren düzenin içinde alışveriş çılgınlığı vardı. Trainspotting’in içinde kafa çocuklar, Spud, Begbie, Renton, Sick Boy, Tommy vardı, canki kankalar vardı, biz vardık. Ama zaman durduğu yerde durmadı ve düzen çoktan yeni nesillere kucak açmaya başladı.
Welsh’in Trainspotting’in devamı niteliğinde aynı zamanda tek başına da değerlendirilebilecek eseri Porno’da o sıkı dostlar gene var. Farklı olan ise bir devrin bitip yeni birinin çoktan başlamış olduğu. Artık punk çok da bir şey ifade etmiyor, eroin zaten aşırı dozdan kullanıcılarını seyreltmiş vaziyette, damardan uyuşturucu almak demode olmuşken kokain bir şahane. Amsterdam maceralarını da unutmamak gerek.
Hal böyle olunca o pek sıkı arkadaşların serüveni biraz farklı bir şekle bürünür. Neticede artık piyasa değişmiş, imaj çağı meydanlarda boy gösterir olmuştur. Para kazanmak da hem o kulüp havalarını yaşamak, tuvaletlerde kokain çekmek ve arada hap atmak için gereklidir.
Sick Boy ve ekibi meniden çevrilmeyen sayfaları olan dergilerin çoktan çağının geçmesinden faydalanarak porno sektörüne adım atma kararı alır. Ellerinde oynayacak vatandaş da vardır, porno sektörünü ileri götürecek yenilikçi beyinler de. Neticede hızlı akan bir çağ boy göstermiş, insanlar kendilerini tatmin etmek için kolay bir yol olarak pornoyu seçmişlerdir. Çarpıcı bir seks sahnesini en ateşli bir şekilde çek, paranın adına ne dersen de.

Irvine Welsh aynı Trainspotting’te olduğu gibi mükemmel bir kirlenmiş dünya, popüler kültür eleştirisi yapıyor Porno’da. Kıvanç Güney çevirisiyle Siren Yayınları’ndan çıkan roman türü sevenler için eğlenceli bir eser.
paylaş:

cahillikler kitabı | john lloyd & john mitchinson

Maddenin kaç hali var, telefonu kim icat etti, mavi balinanın yutabileceği en büyük cisim nedir, dünya mı ayın etrafında döner yoksa ay mı dünyanın etrafında döner, kafası koparılmış bir tavuk en fazla ne kadar yaşar, kırkayağın kaç ayağı vardır, aya çıkan ilk hayvan nedir, James Bond’un en sevdiği içki hangisidir… tüm bu sorular ve daha fazlası NTV Yayınları’ndan çıkan Cahillikler Kitabı’nda yer alıyor. Cevapları ise çoğumuzun tahmin ettiğinden farklı.
Şimdiye kadar bildiğimiz neredeyse tüm bilgiler ya eksik ya da tümüyle yanlış. Belki tüm bu bilgiler günlük hayatta pek de işimize yaramayacak, belki de çoğunu kitabı bitirdikten sonra unutup gideceğiz fakat konuşmalarda adı geçtiğinde hatırlanacağı kesin. İlginç olan her şey gibi bu kitapta geçen neredeyse tüm bilgiler kolay anlaşılabilir ve eğlenceli bir dille okuyucuya sunulmuş. Bu da çok gerekli gibi gözükmese de kitabın bir çırpıda meraklı bir şekilde bitmesine sebep oluyor.
Başlıkların bile ayrı bir ilginçliği, espri anlayışı var. Örneğin üstte belirtilen soruların yanında hitler vejetaryen miydi, Roma yanarken Neron ne yapıyordu, feministler sutyenleriyle ne yaptı vb. haliyle bu gibi başlıkları gördüğünüzde meraklı bir şekilde kitaba devam etmek istiyorsunuz, içerik de yalın ve esprili bir dille sunulduğu için sayfalar su gibi akıp gidiyor. Tabii tüm bu bilgiler çok mu gerekli, cevap açıkça hayır. Ama kitabın zaman kaybı olarak görülmemesi gerekli, mesela gece yatmadan önce, otobüste yolculuk ederken ya da herhangi bir kitabı okurken kafa dağıtmak için bile bu kitap okunabilir.
Hem ekmek bulamıyorlarsa pasta yesinler cümlesini kimin kurduğunu, vücut boyutlarına oranla en büyük penise sahip canlının ne olduğunu, Japon balıklarının hafıza sürelerini, insanoğlunun yaptığı en büyük yapının Çin Seddi olmadığını öğrenmek güzel bile olabilir.
Savaşmaktan üç kat daha tehlikeli olan şeyin çalışmak olduğunu söyleyen bir kitabı kim okumak istemez ki?

Kitabın yazarları John Lloyd ve John Mitchinson. Kitabın fiyat, arka kapak bilgisi için şuraya bakabilirsiniz.
paylaş:

avatar: the last airbender - the promise | part 2



Avatar: The Last Airbender ile Avatar: Legend of Korra arasında köprü oluşturmak, The Last Airbender’ın bitişiyle kafaları kurcalayan soru işaretlerini biraz olsun ortadan kaldırabilmek amacıyla yapımcılar tarafından oluşturulması kararlaştırılan Avatar: The Last Airbender – The Promise’in ikinci bölümü 30 Mayıs 2012 tarihinde Dark Horse tarafından basılıp yayımlanmış.
Çizgi romanın ilk bölümünde daha çok geçmişi hatırlatmak, savaşın verdiği acıları düzeltmek adına uyum sürecinin başlatılması ve bu süreçte yapılacakların tartışılması, bunun üzerine doğan sorunlar ve sorunların başlatmış olduğu gerginlik ön plandayken ikinci bölümde ise Toph ve açtığı metal okulunun yanında, ilk bölümde doğan sorunlara çözüm arayışları üzerine kurulu sahneler yer alıyor. Bu yüzden ilk bölüme göre daha az içerik ve ilk bölüme nazaran daha fazla komiklik barındırıyor diyebiliriz.
Toph boş bulduğu bir okulda tesadüfi olarak bulduğu üç çocuğu eğitmeye başlar, tabii bir önceki bölümde gerçekleşen ateş ve toprak ulusu arasındaki gerginlikten kuvvet alan ateş ulusundan bir eğitmen okulun aslında onların okulu olduğunu söyleyerek Toph ve öğrencilerin derhal okuldan ayrılmalarını söyler. Tabii bildiğimiz üzere Toph böyle şeylere hiç gelemez ve ortamda gerginlik oluşur. Bunun yanında toprak bükmekten daha zor ve inanılmaz derecede hayali gibi gelen metal bükmenin öğretilmesi için uğraş verdiği bu okulun bu kadar çabuk kaybedilmesine de göz yumamaz. Tabii bu gergin ortamı garip çözümle halleden Sokko öğrenciler arasında bir rekabetin oluşmasını sağlayarak kazanan tarafın okula sahip olabileceği fikrini doğurur ve üç gün sonrasında karşılaşma ayarlar.
Her şey yerli yerindedir pekala da üç öğrenci de birbirinden beceriksizdir. Tabii Toph ve Sokko’nun bu öğrenciler üzerinde gerçekleştirmek istedikleri planlar da yok değildir.
Öte yandan ateş lordu Zuko hala yaptığının arkasında durmaktadır, babasıyla hapishanede konuşması ise onun içindeki ateş ulusu yüceliğini her geçen dakika arttırmakta ve kötü tarafa kaymasına da neden olmaktadır.
Diğer yandan Aang ve Katara, yeniden uyum sağlanması için gerçekleştirilen bu hareketin belki de gerçekten çatlak noktalarının olduğu fikrine inanmaya başlamışlardır. Neticede buradaki halk birlikte yaşamakta ve bir aileyi evlerinden uzaklaştırmak için çaba göstermeye çalışmaktadırlar. Bunun yanında iki ulusunda çok farklı olduklarının farkındadırlar ve birlikte yaşamamaları gerektiği düşüncesi de kafalarını kurcalamaktadır. Bunun için Zuko ve toprak kralı ile bir görüşme ayarlamak için toprak kralının karşısına çıkar ve aslında hiç de tahmin etmedikleri bir şekilde toprak kralının ateş lorduna karşı çıkacağını öğrenirler. Ve durum hiç olmadığı kadar karışık bir hal alır.
Her ne kadar birincisi kadar olmasa da olay örgüsü o kadar akıcı ilerliyor ve biraz da özlemden olsa gerek sonunda ne olacağı o kadar çok merak ediliyor ki bir an önce üçüncü bölüme geçme isteği doğuyor insanın içinde.

paylaş:

avatar: the last airbender - the promise | part 1



Avatar: The Last Airbender ile Avatar: Legend of Korra arasında köprü oluşturmak, The Last Airbender’ın bitişiyle kafaları kurcalayan soru işaretlerini biraz olsun ortadan kaldırabilmek amacıyla yapımcılar tarafından oluşturulması kararlaştırılan Avatar: The Last Airbender – The Promise, üç bölümlük çizgi roman.
Gene Luen Yang, Michael Dante DiMartino, Bryan Konietzko tarafından yazılan, Gurihiru tarafından çizimleri ve kapak tasarımları gerçekleştirilen bu mükemmel çizgi romanın ilk parçası 25 Ocak 2012 tarihinde Dark Horse tarafından basılmış ve satışa sunulmuş.
İlk bölüm biten savaş sonrası barışın yeniden hüküm sürmesine olanak verilmesi üzerine kurulu bir şekilde başlıyor. İlk başlarda kısa bir özet geçen kitap, sonrasında Aang ve arkadaşlarının barışı getirmek için nasıl bir çözüm ürettikleri ile devam ediyor. Toprak krallığındaki ateş kolonilerinin sanki sürekli savaşın devam ettiğini gösterdiği gibi bir düşünce ortaya çıkmasıyla durumun aslında daha büyük bir problem olduğu görülüyor. Ateş kralının desteğiyle bu kolonilerin toprak krallığından çıkartılması kararı alınıyor. Bu işlemin ne kadar zor olduğunun da farkındalar, bunun için Avatar ve arkadaşları bu görevin başına geçiyorlar ve yeniden uyum sağlama hareketini başlatmış bulunuyorlar.
Bu esnada Aang ve Katara arasında gerçekleşen aşk daha da büyüyor, tabii diğerleri bu hallerinden pek de memnun görünmüyorlar. Her fırsatta aşıklarla dalga geçmeleri çizgi romandaki en komik sahnelerden birkaçı.
Zuko’nun babasını hapishanede ziyaret etmesinden sonra Aang’den istediği şey ise şayet bir gün aynı babası gibi biri olursa, hiç tereddüt etmeden kendisini engellemek için ne yapılması gerekiyorsa yapması. Tabii Aang bu gibi bir durumla karşılaşsa ne gibi bir tepki verir, bunu kendisi bile bilmiyor. Neticede savaş sürerken düşmanını bile öldürememişti.
Aradan bir yıl geçiyor ve işler hiç de beklenilen gibi gitmiyor. Yıllardır o topraklarda yaşamış ateş krallığına bağlı koloniler yerlerinden sürülmesi istendiğinde doğal olarak kargaşa çıkıyor. Zuko’nun o bölgeye gelmesinden sonra geceleri hiçbir şekilde uyuyamaması, her an birileri ona saldıracakmış gibi diken üstünde durması ve üzerine gerçekten de böyle bir saldırının gerçekleşmesiyle işler garip bir hal alıyor. Bunun üzerine Zuko bölgeye gidiyor ve yeniden uyum sağlama hareketinin çok da iyi düşünülmüş bir plan olmadığına karar vererek karşı çıktığını açıklıyor. Tabii işler bundan sonra daha da karanlık bir hal alıyor.
En az çizgi dizisi kadar heyecan veren, en az onun kadar güldüren ve en az onun kadar yoğun bir antlımla ilerleyen bir çizgi roman diyebiliriz The Promise için ve ilk bölümü bitirdikten sonra ikinci bölümü okumak için insan gerçekten beklemek istemiyor.

paylaş:

alışveriş ve sikiş | mark ravenhill


Kimilerince çağdaş tiyatro için dönüm noktası olarak kabul edilen, Mark Ravenhill’in yazdığı Shopping and F***ing, ilk kez 1996 yılında Royal Court’da sahnelenmiş, ülkemizde ise in-yer-face yahut bir diğer adıyla yüzevurumcu tiyatro akımını üstlenen “dot” tarafından Alışveriş ve S***ş olarak seyircisiyle buluşmuştur.
Ravenhill’in “Artık insanlık, satılık!” sözünden yola çıkarak konuyu sadeleştirebileceğimiz oyun, kapitalizmin adının gitgide banalleştiği dönemde insan suratına çarpılan pislik gibi. Hiç çekinmeden içinden geçenleri tüm çıplaklığıyla söyleyebilen bir akımın da içinde sürüklenen başarılı bir yazın.
6:45 Yayın’ın blogunda dendiği gibi “Sansasyonel! Sapına kadar ibne! Ahlaksız! Kural tanımaz! Şiddet dolu! Pornografik! İğrenç! Evet, Ravenhill’in metni için genel söylenen-yazılan ifade kelimeleri bunlardır. Oysa denmesi gereken tek şey var: Sadece gerçek.”
Üzerine çok da yazmaya gerek yok, okuyun!
Ayrıca oyun üzerine gerçekleştirilmiş bir röportaja buradan Goodreads sayfasına da şuradan ulaşabilirsiniz.

paylaş:

hafiyenin el kitabı | jedediah berry


Kapıyı aralayıp içeriği girdiğinizde uyuyan kişinin yanına oturup aklınızdan geçenleri kişinin arkasını sıvazlarken anlatırken birden size doğru dönen yatan kişinin aslında siz olduğunu gördüğünüzde, işte o zaman garip bir rüya yahut vücudunuzdan çıkan ter yoğunluğuna bağlı olarak kâbus olarak nitelendirebilirsiniz bu durumu. Tabii bu haliyle gerçekleşenin düş olduğunu anlamak çok da zor değil, neticede aksinizi görmek gerçekliği bir anda yok eder, peki ortalıkta sizden başka siz yoksa her an için uyanık olduğunuzun nasıl farkına varırsınız?
Bazen de uyanıp aklınıza oturan görüntülerin rüya esnasında mı yoksa uyumadan önce mi gerçekleştiğini çözemeyiz, bu acaba kendi hayal ürünümüz olabilir mi?
Hafiyenin El Kitabı, tam anlamıyla bu konuya değinmese de olay örgüsünün ardında bu olayın bulunduğu bir kitap.
Kitabın başkarakteri, titiz, işini iyi yapan Charles Unwin, efsane dedektif Sivart’ın kâtibi. Sivart şimdiye kadar çözülmez denen tüm olayları çözmüş, işinde mükemmelliği konuşturmuş vs. Ortadan kaybolmasıyla karakterimiz Unwin terfi sayesinde kâtiplikten dedektifliğe geçiş yapar. Tabii o kadar dikkatli ve titizdir ki severek yaptığı işini doğru şekilde yapmıyorum mu acaba diye de aklından geçirmiyor değildir.
Olay neredeyse yağmurun hiç durmadığı bir kentte geçer geçmesine de Unwin’in kitapta ya da kısacası gelecekte aklımızın bir köşesine kazınacağını ve benzer bir olgu gördüğümüzde/duyduğumuzda üzerine muhabbetler açmamızı sağlayacak özelliği bahsi geçen iklim şartlarında bile ulaşım aracı olarak kullandığı bisikleti ve kuru kalmasını sağlayan şemsiyesi.
Terfiden sonra elinden düşürmediği şemsiyesi ve çevirdiği her pedalla şimdiye kadar mükemmel haliyle kabul edilmiş ve çözülmüş gibi görünen olayların aslında hiç de göründüğü gibi olmadığını keşfeden karakterimiz, Sivart’ı aramak için çıktığı yolculukta haddinden çok yorulacağının da farkına varıyor. Neticede koskoca bir kurum ve alakasız sonuçlar. İşin içine bir de hayal dünyası, düş dedektifliği, uyurgezerlik ve gerçeğin hangisi olduğu konusunda karar verememe girince ortaya okunası bir kitap çıkıyor. Ona bu dedektifçilik oyunundan çok daha fazlası olan durumda yardımcı olacak tek nesne ise bizim de aynı zamanda okuduğumuz Hafiyenin El Kitabı.
Pimpirikli bir kişinin acayip düzen içerisinde süregelen hayatının örüldüğü bir ipliğin kaçtığını bir düşünün, çorap söküğü muhabbetleri ve arapsaçına dönen bir olay. İçinden çıkılmaz bir kaos ortamı. Tabii doğru ipliği doğru zamanda tutmanın da getiriliri yok değil.
Jedediah Berry’nin ilk kitabı olan bu eser Siren Yayınları’ndan Algan Sezgintüredi çevirisiyle çıkmış, 2009 yılında Dashiell Hammett ve 2010 yılında William L. Crawford Ödülü’nü almış.
Kitabın Goodreads sayfasına, Siren Yayınları’nın takip etmekten keyif aldığımız –ki kendilerini sadece kendi yayınlarını tanıtan sıradan bir blog olarak görmeyin, bir bakın- blogu Sirenin Sesi’nde kitap hakkındaki tüm paylaşımlara ilgili yerleri tıklayarak ulaşabilirsiniz.
İyi okumalar.

paylaş:

hayalperestler | patti smith


Her biri birbirinden farklı, birbirinden iyi albümlerin altında imzası bulunan, bizi kimi zaman hüzünlendirirken kimi zaman da hayal dünyasının kapılarına girmeye zorlayan, Çoluk Çocuk adlı kitabıyla National Book Ödülünün sahibi olmuş, muhteşem bir insandan bahsediyoruz. Hayalperestler ile Patti Smith’in hayatına ve aile bağlarına doğru kısa bir serüvene çıkıyoruz. Annemizin anlattığı masallara benzetsek de kitapta geçenleri ısrarla onların masal değil, gerçeğin ta kendisi olduğunu söylüyor bize Smith. Okudukça, her sayfayı çevirişimizde ise masal kahramanlarının sesini duyar gibiyiz. Üstelik sümüğü burnunda bir kız çocuğundan çok, bu ses, hırçın, hayat dolu bir çocuktan geliyor gibi hissettiriyor.
Hayalperestler dedikleri kim peki Patti Smith’in, burada dil oyunu yapmış yazar, iki anlam taşıyan kelimenin bu farklı anlamlarına da ilgi çekmeyi amaçlamış. Biri hayal dünyasında yaşayan, hayal eden kişi iken diğer anlamda ise çalılardaki koyun yünlerini toplayan kişi ya da kısaca çoban anlamı.
Gerçi aynı çobanların çalılara takılmış yünleri toplaması gibi değil mi biraz da hayal kurmak. Üstelik yazarlığın da aynı çobanların yaptığı iş gibi kelimeleri topladığını da unutmamak gerek. İlham olarak bunu seçmesi de gerçek bir hayalperest olduğunu gösteriyor yazarın. Gerçi bu durumu müzikleriyle de anlamak pekala mümkün.
Metinin yanında fotoğraf ve illüstrasyon içeren kitap Domingo Yayınları’ndan Emre Ülgen Dal çeviriyle çıkmış ve 80 sayfa uzunluğunda. Kitap çekli, baskısı, kapağı da gayet hoş, tabii bunlar hoş olunca bu kısacık kitabın da pek hoş fiyatı oluyor. Bu da incelemedeki tuz/biber meselesi olsun.
Alıp okumayanlara tavsiye ediyoruz, iyi okumalar.


paylaş:

tepedeki ev | shirley jackson


Tepelerin üzerinde sessizce yükselmesinin yanında akıl sağlığının da yerinde olmadığı bir ev düşünün, karanlığın içinde tek başına, yaşamdan uzak ve yaşanan olaylardan ötürü efsanelere ve ateş başı korku muhabbetlerine konu olmuş bir yapı, Tepedeki Ev.
Shirley Jackson’ın klasik diyebileceğimiz kitabı Tepedeki Ev için korku yazarı Stephen King, “Tepedeki Ev’e adım atmak, bir delinin zihnine adım atmak gibi… Ürkmeye başlıyorsunuz.” Demiş ki kendisi ve Neil Gaiman gibi isimleri etkilediği söylenebilen Shirley Jackson’ın bu kitabı aynı zamanda The Wall Street Journal tarafından “Gelmiş geçmiş en iyi perili öykü” olarak nitelendirilirken beyaz perdeye de iki defa uyarlanmıştır.
Akıl sağlığının yerinde olmadığından bahsettik, King de zaten bir delinin zihninden örnekleme yapmış, kitapta da eve adım atanların akıl sağlığını koruyacaklarından pek şüpheli bahsediliyor.
Felsefe ve antropoloji doktoru olan John Montague bu ev hakkında araştırma yapmak isteyince birkaç aylığına bu evi kiralar ve birkaç gençle birlikte evde inceleme yapmak ister. Amacı da kuşkusuz ‘perili’ olarak addedilen bu evdeki gizemli hareketlerin/olayların sebeplerin inceleyip sonrasında bunun etkilerini de inceleyip ortaya bir eser çıkarmak. Tabii bu sayede de bilim dünyasında önemli bir koltuğa oturacak ve an itibari ile çektiği sıkıntılardan kurtulacak.
 Yardımcı olarak gelenlerden biri de Elenor, tabii kitap bu kadın üzerine de diğerlerin daha çok duruyor. Kendisi yıllarca yatalak annesine bakmış biri, ablasından ve ablasının ailesinden de nefret ediyor, annesi ölünce de kendini hayatın içinde buluyor ve önüne çıkan bu perili ev muhabbetini kaçırmak istemeyip, nefret ettiği kişilerden uzaklaşmak için de Tepedeki Ev’e yok alıyor.
Kitap, Siren Yayınları’ndan Dost Körpe çevirisiyle çıkmış 228 sayfa uzunluğunda.
Tepedeki Ev’in canlanmasını her sayfa çevirişte biraz daha hissetmemizi sağlayan bir roman aslında bu, usta bir kalemin elinden çıktığı da bir gerçek. Psikolojik gerilim olsa gerek aynı bir gerilim filmi izliyormuş havasında diğer sayfayı çevirdiğinizde karşınıza birileri çıkıp karanlığın içine düşecekmiş gibi hissediyorsunuz okurken. Çünkü bu kitap hiç de tekin değil, aynı anlattığı hikaye gibi. Kanımız da ister istemez donuyor.

paylaş:

zombi | joyce carol oates


Kitabı elimize alıp arka kapağı okuduğumuzda Jeffrey Dahmer adındaki seri katilin gerçek yaşam öyküsünden esinlenildiğini okuyoruz. Biraz araştırma yaptığımızda Jeffrey Dahmer’ın hiç de parlak karakterli bir birey olmadığını görüyoruz. 17 kişiyi öldüren Dahmer, öldürdüğü kişilerin sayısı diğer seri katillere göre az(!) olsa da en az onlar kadar ilgi çekici. Genellikle diğer seri katiller kurbanlarına işkence, tecavüz edip ardından onları öldürseler de Jeffrey Dahmer’in stili onlardan biraz farklı. Zira kendisi kurbanlarını öldürdükten sonra onlarla ilişkiye giren bir homoseksüel. Bu özelliği aslında çocukluk yaşta kendini belli eder yapıda. Çocukken evlerinin bahçesinde ölü bir köpekle uğraşırken bulunmuş, çoğu zaman da benzer bir eylemi gerçekleştiriyormuş lakin hayvanlara karşı herhangi bir nefret beslemediği düşünülüyor, çünkü kendisinin de evcil hayvanları varmış. Durum parçalara böldüğü hayvanların ölü olması, yani hayvanları o öldürmüyormuş.
18 yaşındayken ilk cinayetini işleyen katil, bir süre sonra bu işi alışkanlık haline getirmiş ki bu durum yakalanana kadar devam etmiş. Kurbanlarının kafalarına delik açtıktan sonra asit damlatarak öldürme yöntemi seçen Dahmer, kurbanlarını bir makineye adeta bir zombiye dönüştürme çabası güdüyormuş, hatta bir kurbanı bu olay gerçekleştikten sonra üç gün daha hayatta kalmış. Kurbanlarının bazı bölgelerinden kestiği etleri de yiyen Dahmer, onların bu sayede içinde yeniden hayat bulacaklarını söylemiş. Kanlarını da içmeyi deneyen katil, kanın tadını iyi bulmadığından bunu yinelememiş. Jeffrey Dahmer hakkında daha ayrıntılı bilgi için şuraya bakabilirsiniz.
Durum böyle olunca kitabın ne kadar ekstrem olayları anlatacağı hakkında bilgi sahibi olunabiliyor. Asıl merak edilen ise bu olayların nasıl anlatıldığı ile ilgili. Katilin bu soğukkanlılığı içimizi doldururken bu olaydan esinlenilerek yazılmış bir kitabın anlatım şeklinin de aynı bu doğrultuda olması isteniyor zira. Okunduğunda ise çok daha fazlasıyla karşılaşılıyor.
Kendini bilmez sorunlu karakterimiz Q_ P_, yahut Quentine, tahmin ettiğimizden de manyak bir vatandaş olarak karşımıza çıkıyor ve yazar Joyce Carol Oates, soluğumuzu keserek okumamızı sağlayan bir yapıtı ortaya çıkarmış oluyor. Karakterin nefes alışlarını her sayfayı çevirişimizde hissediyoruz adeta. Kendinden üçüncü bir şahısmış gibi bahsedilen satırlarda, bir anda konuşmaya başladığında önümüzde giden bir adamın bir anda bize dönüp bağırması gibi hissedip, irkiliyoruz.
Karakter öyle çılgın ki, özenle seçtiği her erkek kurbanı için düşlerini anlatıyor, kendini bu uğura adıyor ve sonunda boşalacak kadar da zevk alıyor yaptığı işten. Kurbanları için kötü planları olmasına rağmen “çan seslerini sayacaktık, ta ki ikimiz de tam olarak aynı anda uykuya dalana de” diyerek de aslında kurbanlarına olan bağlılığını anlatmaktan da çekinmiyor. Ve giderek yaratmak istediği zombiye daha çok yaklaşıyor.
Bram Stoker Ödülü sahibi kitap, Siren Yayınları’ndan çıkma ve Merve Sevtap Ilgın tarafından dilimize kazandırılmış.
Kitap her Siren kitabı gibi okumaya değer, arka kapağında ise şöyle yazıyor:
“Dehşetiyle ruhlara ve midelere dokunacak denli sert ve hazmı güç bir roman.”
İyi okumalar.
paylaş:

buzdolabının üstündeki kız | etgar keret


Birkaç sayfa yahut paragrafla bir olayı anlatmak yetersiz kalabiliyor bazen, atmosferi öyle ayarlamak gerekiyor ki hem okuru olayın derinliklerine acımadan sürüklemek hem de onu oraya hapsedip can çekişmesini izlemek amaç çünkü. Etgar Keret bu işi ustalıkla yapan yazarlardan biri, değişik bir beyni olduğunu düşünüyorum, adam bir defa uçuk, genel geçer kanıların dışında gezinmeyi seviyor, dalga geçerken sövmesini de çok iyi biliyor, kara mizah duygusunun dizginlerini de sıkı sıkıya yakalamış. Sadece yazar kişiliğiyle de değil İsrailli olması sebebiyle dünyanın saçma sapan oyunlarına başkaldırmasıyla da ayakta alkışlanacak bir zat.
Etgar Keret’ın okuduğum ilk kitabı Tanrı Olmak İsteyen Otobüs Şoförü, yine burada paylaşımda bulunulmuştu, kitabı okuduktan sonra damakta bıraktığı tat ardından diğer kitaplarını okuma gereksinimi duymamıza sebep oluyor. Buzdolabının Üstündeki Kız, aslında ilk başta insanda garip duygular oluşturuyor, kitaba adını veren ilk öyküyü okuduktan sonra ise yanıldığımızı ve kafamızda canlandırmaya çalıştığımız imgelerin aslında hiç de düşündüğümüz gibi olmadığını anlıyoruz. Bu da hiçbir şey göründüğü gibi değildir savının bir kanıtı olsa gerek.
Kısacık, kısa olduğu kadar derin bir sürü öyküyü içeren bir kitap, zor yanı da yok değil aslında. Neticede su içmek için mutfağa gitmek de zor gelebiliyor insana, neyse.
Öykülerin bu kadar içe işlemesinin yanında kısa oluşlarıyla da şehir içi minibüslerinde okumak için o kısa ama çekilmez zamanı eğlenceli hale dönüştürmeyi başarabiliyor, hele ki kitap okumak için zaman ayıramayıp bu duruma canı sıkılanlar için. Ama sakin kafayla oturup üzerinde düşünüldüğünde aslında öykülerin ne kadar da uç yerlere işaret ettiğini anlıyor okuyucu, imgelerin gölgelerinden çok ona ışık tutanın kaynağına doğru seyre dalıyor adeta. Kitap bitince de apışıp kalıyorsunuz.
Avi Pardo çevirisiyle Siren Yayınları’ndan çıkan 156 sayfalık bu samimi kitap, her kitaplıkta olmayı hak ediyor.

“Kent merkezinde kendine bir daire kiraladı, bütün gün postacının yolunu gözlüyor. Benim postayla bir işim yok, başka ülkelerden bana bir şey gönderecek arkadaşlarım da yok. Olsaydı çoktan yanlarına giderdim. Onlarla içmeye çıkardım, dert yanardım. Onlara sık sık sarılır, yanlarında ağlamaktan utanmazdım. Yıllarımızı geçirebilirdik bu şekilde, ömrümüzü. Yüzde yüz doğal, damlalardan çok daha iyi.” –Damlalar/sayfa 26

Tramvay Durağı Etgar Keret ile hoş bir röportaj yapmış, buradan okuyabilirsiniz, Siren Yayınları’nın okumaktan zevk aldığımız blogunda Etgar Keret üzerine yazılmış tüm yazıları ise şurada bulabilirsiniz. Yazarın internet sitesi ise bu bağlantıda.



paylaş:

beat kuşağı | jack kerouac


Şayet ölmeseydi 12 Mart 2012 tarihinde Jack Kerouac 90. yaş gününü kutlayacaktı. Beat Kuşağı öncülerinden Kerouac’ın ölümünün 36. yılında gün yüzüne çıkmış ‘kayıp’ bir oyunu olan “Beat Kuşağı” Siren Yayınları tarafından raflarda yerini çoktan aldı. Belki de bu Beat Kuşağı severler ve Kerouac hayranları için büyük bir hediye, yazar içinse doksanıncı yaş hediyesi, en azından Türkiye’den.
Kitabın sunuş bölümünden de okuyabileceğimiz gibi şöyle demiş Kerouac,
"Oyun dediğin budur işte: özel bir konusu yok, özel bir "anlamı" yok, insanlar nasılsa aynen öyle. Yazdığım her şeyi, dünyaya inmiş ve onu hüzünlü gözlerle izleyen bir Melek olduğumu hayal eder ve öyle yazarım."
Tam da yazarın dediği gibi okuduğumuz oyunun belli bir konusu ya da okurken ağzımızı açacak, nefesimizi kesecek bir konusu yok. Gerçi buna gerek de yok. Kitapta sıradan bir gün anlatılıyor, omletli kahvaltı, bol bol tütün, at yarışları ve uyku. Beatlerin vazgeçilmezi alkol ve uyuşturucu da yok değil.
120 sayfadan oluşan kitabı, Woody Allen’ın yine aynı yayınevinden çıkmış Eğrisi Doğrusu ve Tüysüz adlı eserleri dilimize kazandıran Garo Kargıcı çevirmiş. Başta ve sonda kan kırmızısı yapraklarla beğenimize sunulan kitap göze de hitap ediyor, aynı diğer Siren kitapları gibi.
Birkaç perdeden oluşan oyunun bir perdesi beyaz perdeye de aktarılmış ve Pull My Daisy adlı 30 dakikalık film ortaya çıkmış. Filmin yönetmenleri Robert Frank ve Alfred Leslie. Spontane olarak uyarlanmış filmde oyuncular ise Beat Kuşağı kaçıkları, Jack Kerouac, Allen Ginsberg, Gregory Corso, Peter Orlovsky…
Aşağıda filmi bulabilirsiniz.
Beat Kuşağı bir süre sonra seyirci karşısına da çıkacakmış, yazarın memleketi olan Massachusetts, Lowell’da 90. doğum yılı şerefine düzenlenen Jack Kerouac Edebiyat Festivali kapsamında 10-14 Ekim tarihleri arasında sahnelenecekmiş.
Bu yılın ortalarında On the Road’un da beyazperdede yer alacağını bir süre önce duyurmuş, fragman ve fotoğraflarını yayınlamıştık. Buradan inceleyebilirsiniz. Filmin bu yıl Cannes Film Festivali’nde gösterilmesi planlanıyor, bakalım önümüzdeki günler neler gösterecek.
Kitabı alın, sessiz horlamanın, milyon dolarlık bir örgütün farkındalığını keşfedin.
İyi okumalar.

paylaş:

bunny munro'nun ölümü | nick cave


Bunny Munro’nun Ölümü, dinlemekten bıkmadığımız sanatçı Nick Cave’in Ve Eşek Meleği Gördü adlı eserinden tam 20 yıl sonra yazdığı kitap. Siren Yayınları’ndan Avi Pardo çevirisiyle dilimize kazandırılan kitap eğlenceli üslubu, kolay okunurluğu ile kara mizah örneği. Dili ve anlattığı konu itibari ile çoğunlukla kötü eleştiriler alsa da bana kalırsa alınıp okunması gereken bir kitap. Eleştiriden kasıt aslında Nick Cave’in şarkılarını dinleyip, ilk kitabını okuyanların gözünde beklentileri karşılayamaması. İlk kitabın dil bakımından Bunny Munro’nun Ölümü’ne göre daha yapıcı olması, atmosfer bakımından daha yoğun, grotesk bir yapıyı ihtiva etmesi, aradan 20 yıl geçmesi gibi özellikler, bu kitaptan sonra yazılacak olan eserde ister istemez daha yoğun bir beklenti içerisine girilmesine sebep oluyor. Hâlbuki kitapta dil oyunlarına fazla yer verilmemesi kitabın dilini kötü anlamda etkilemez. Bir defa yeraltı edebiyatı alanındaki kitaplarımın arasına rahatlıkla koyarım.
Konu ise, Bunny Munro kozmetik malzemeler satarak geçimini kazanan bir baba. Bunny Munro Jr adında bir oğlu var. İşi aslında tam da ona göre, pazarladığı malzemeleri kadınların evlerine götürüyor, olası bir seks düşüncesi de gerçekleşirse hayır demiyor. Kendisi tam bir vajina fetişisti. Çoğu zaman kafasında hayatından geçmiş kadınların vajinalarını düşleyerek, gördüğü küçük kızların büyüdüklerinde nasıl bir vajinaya sahip olacaklarını tahmin ederek, Avril Lavigne ve Kylie Minoque’un vajinalarını belleğine çizerek zamanını harcar. İşi part-time olduğundan bir diğer sevdiği eylem olan alkolizmi yerine getirir.
Oğlu tarafından bir tanrı olarak görülen Bunny’nin tatlı ama huysuz, depresif bir karısı vardır ve karısının intiharı sonrasında kendi elleriyle kazdığı derin ve karanlık kuyuya doğru emin adımlarla yürür. Bir şekilde düşündüğünde, kendisini her ne kadar suçsuz, kimseye zararı olmayan bir pazarlamacı olarak görse de aslında ardında bir sürü kurban bırakmış ve karısının ölümüne sebep olmuştur. Bilinçli bir şekilde yapmasa da onlarca kadını taciz etmiş bir o kadarına tecavüz etmiş ve hiçbir şekilde hatasının farkına varmamıştır. Ve Bunny başlı başına berbat bir babadır.
İşler bu şekilde ilerlerken saldırgan haberleri yayılır, biri kadınlara zarar vermekte, acı çektirmekte ve tecavüz etmektedir.
Bu olayla Bunny’nin yaptığını kıyasladığımızda sadece sonuç bakımından aslında aralarında hiçbir fark yoktur. Her iki durumda kadınlar zarar görür. Lakin olayın farklı birkaç yanı vardır. Bunny bu yaptığı kötülüğün farkında değildir, içki ve uyuşturucu sonrası beyinleri morarmış kadınlarla yatmak kolaydır, zaten kendisi bu ortamların hazırlanmasında kadınlarında emeğinin olduğunu düşünmektedir, kadınlara karşı bir nefret beslemez, buna karşın saldırgan isteyerek ve duyulması için kadınlara zarar verir, yaptığının farkındadır, dikkat çekmeye çalışır, içinde nefret besler.
Ne var ki amaçlar farklı olsa da elde edilen sonuç aynıdır.
Adından da anlaşılacağı gibi Bunny’nin sonu ölüm olur, ilahi adalet ya da başka bir şey galip gelmiştir. Çoğunlukla yanlış tercihlerin neyle sonuçlanacağı, çevreye etkilerinin ne olacağı ve yanlışı yapan kişiyi nasıl etkileyeceğini anlatıldığı gibi düşünülse de belirgin bir anlatım yoktur.
Eski karısı Kylie Minogue ve Avril’li bölümler okurken güldürebiliyor. İki kadın da kitapta bir seks objesine dönüşüyor kitapta.

"Bunny, ağır çekimde, sırtüstü düşüp yatağa yığılır. Gözlerini kapatır, kamışını sıvazlayıp ünlü bir vajina hayal etmeye çalışır, fakat geçirdiği güne ait dehşet görüntüleri üşüşür zihnine – karısının morarmış yüzü, babasının hayalindeki ölümü, karısının samimi külotlarının haykıran kasıkları. Gözlerini açar, dikkatinin penceredeki parmaklığa kaydığını fark eder ve oda dönmeye başlar. Bunny, etkileyici bir irade ve alkol kaynaklı bir felç gösterisi sergileyerek, olduğu yerde kalır; o Boktan sihirli halı uçuşunda.
Bunu daha fazla katlanamayıncaya dek sürdürdükten sonra yataktan kalkar ve kafası uçmuş bir vaziyette salona döner.
Ortalığa saçılmış kendi giysilerine takılıp tökezler. Mürekkep mi bu? Giysilerine mürekkep mi dökülmüş? Kanepeye yığılıp uzaktan kumanda aletini alır ve kanal değiştirmeye başlar. Kızların canlı olarak telefonda konuştuğu bir seks kanalı bulur ve dar, ateşli, ıslak bir amcığı olan Evana adında bir doğu avrupalı kızın onu, dünya tarihinin en hazin otuzbirlerinden birini çekmeye ikna etmesine izin verir.
Ardından arkasına yaslanır ve aldığı hapların getirdiği uykuya teslim olmadan önce insanüstü bir gayretle kumandanın “off” düğmesine basıp televizyonu kapatmayı başarır. Böylece ev birkaç kısa saat boyunca sessizliğe bürünür –hayalet ya da ruh yok, zincir takırtısı yok, gaipten sesler yok– uykuda bir baba ve oğlu sadece.
Ve gece, yakında ölecek olan bir adama yakışır biçimde suskun ve saygılı."
-kitaptan bir bölüm

Post-Punk’ın efsanevi figürü Nick Cave’in ikinci ve şimdilik son kitabı her okuyucunun rafında olması gereken cinsten.
Kitabın çok hoş bir websitesi var. Kitap ve yazar hakkında bilgilerin bulunduğu sitede aynı zamanda Nick Cave’in seslendirdiği ilk 4 bölümü dinlemek de mümkün.
İyi okumalar.

Dipnot: Aslında bu kitap bizde Chris Cave gibi bir karakterin doğmasını ve bir yazı dizisi oluşturmamızı sağlamıştır. Yazı dizisindeki bölümler:

paylaş:

kabil | josé saramago


Karşımızda kardeş katili Kabil, José Saramago’nun son romanı. Aslında adından dolayı biraz tereddütle yaklaşılabilir kitaba fakat yazarın zamanında kendi hükümetince dini eleştirdiği için bol bol sansürlendiği düşünüldüğünde en azından çok da dinsel bir kitap olmadığı görülecektir.
Kitabın anlattığı olay ise adem ile havva’dan tutun da ilk katil kabil’in dinlerdeki tüm büyük olaylara parmak atması. Kitapta havva’nın nasıl yılan tarafından kandırıldığı, nuh’un gemisinin sular üzerinde nasıl yüzdüğü vs. her şey mevcut.
Karakterler ise tam da yazarın diline uygun ve komik. Toprakla nasıl ilgileneceğini kestiremeyen bir adem, cennetten kovulduktan sonra acıkınca cennet kapısındaki meleği göğüslerini göstererek ayartan bir havva, cinsel dürtüleri biraz fazla kaçmış lilith, kendi durumu el vermeyince soyunun devam etmesi için karısının başkalarıyla yatmasına göz yuman nuh, zamanda yolculuk yapan bir katil kabil, babasının oğlunu kurban edecekken çocuğu kurtarıp din tarihine adını altın harflerle yazmayı planlarken bu kurtarma işinde biraz geciken bir melek, dev bir gemiyi dolduran hayvanlar, mikroorganizmalar…
Çoğu Nobelli yazarlar konusunda Nobel’i hak edip etmediği tartışıla dursun José Saramago ödülü en çok hak edenler arasında. 1998 yılında Nobel Edebiyat Ödülü’ne layık görülmüş yazarın ölmeden önceki son kitabı olan Kabil, Işık Ergüden tarafından dilimize çevrilmiş ve Kırmızı Kedi Yayınevi’den çıkmış.
146 sayfalık bu eğlenceli kitap bir solukta okunan cinsten.
Arka kapağında şöyle yazıyor:
“Gerçeğin ironik, yalın ve dolaysız dilini kullanan Saramago bu son romanıyla bize tüm zamanların sorusunu miras bırakmış oluyor: İnsan türü evrendekş yerini ve varlığını hak etmiş midir?”
İyi okumalar.
paylaş:

boksör böcek | ned beauman

Başlangıçta kapağı için bile alınabilecek kitaplar arasında gösterilebilir Boksör Böcek ama daha fazlasına da sahip. Zaten kapağı ödül almış.
85 doğumlu Ned Beauman’ın ilk kitabı olan Boksör Böcek’in karakterleri ise en az kapağı kadar enteresan: Nazi eşyaları koleksiyonu yapan bir genç, 1.50 m boyunda dokuz ayak parmaklı, eşcinsel, Yahudi bir boksör, üstün ırk üzerinde çalışmalar yapan bir bilimadamı, üzerinde gamalı haç olan bir anapthalmus hitleri.
Kitap dilimize Sabri Gürses tarafından kazandırılmış ve Domingo Yayınları’ndan çıkmış.
Geçmiş ve günümüz arasında gidip gelen bir konu ihtiva eden kitabı yazarı şöyle anlatıyor:


paylaş:

tanrı olmak isteyen otobüs şoförü | etgar keret


İtiraf etmeliyim ki ilk kez bir kitap beni güldürdü. Bahsettiğim kitap kısa hikayeleri beyaz perdeye aktarılmış İsrailli yazar Etgar Keret’ın Tanrı Olmak İsteyen Otobüs Şoförü. Kitap yirmi bir adet kısa bir adet de uzun hikayeden oluşuyor. Her biri birbirinden ilginç ve tuhaf olan bu kısa hikayeler vermek istediği mesajı sivri dille söylerken karşı tarafa da dokundurmadan edemiyor.
Kitaptaki hikayeler ve kısaca konularından bahsetmek gerekirse,

1. Tanrı olmak isteyen otobüs şoförü
Kuralları olan bir otobüs şoförü ve hayatında inanılmaz bir fırsatı kovalayan tembelin garip hikayesi.

2. Goodman
Yetmiş yaşındaki rahip ile karısını uykularındayken vuran ve idama mahkum edilen Goodman.

3. Duvardaki delik
İçine bağırınca dileğin gerçekleşeceğine inanılan bir delik, kanatlarını yağmurlukla saklayan bir melek ve yalanlar…
paylaş:

mutlu ölüm | albert camus


“Öyle bir gün geliyor ki, insan olması gerektiği yerde olmak istiyor. Ama kimi kez yaşamak için, intihar etmekten daha çok cesaret gerekiyor.”
Söz konusu Albert Camus olunca her cümlesi ayrı ayrı düşünülüp saatlerce üzerinde kafa yorulacak kitaplar ortaya çıkıyor. Bir defa okumak yetmeyip aynı zamanda kitaplığın en güzel bölümünde yer alan oluyor.
Mutlu Ölüm yazarın Yabancı’sından önce bitirdiği söylenen bir romanı lakin yayımlanması için yazarın ölmesi beklenilmiş. Buradan da kolaylıkla çıkarılabilir ki Camus ölümle öyle cilveleşiyor, onu öyle betimliyor ki, romanındaki karakterin yerine hemen kendimizi koyuyoruz.
Mutlu ölüm, Yabancı’da olduğu gibi yine varoluşçuluk üzerine dayalı ve bu düşünceleri karakterin ağzından aktaran, sürükleyici ve etkileyici bir roman.
İlk bölüm ahlaki bir soruna parmak basmakla başlıyor. Para için sakat birini öldüren Mersault’a göre mutluluk için para gereklidir. İnsan mutlu olmak için yaşamını sürdür ona göre ve mutluluk parayla satın alınabilir. Parası olan insan para kazanmak için zamanını harcamaz, zamanını mutlu olmaya ayırır. Dolaylı da olsa para mutluluk için gereklidir.
Üstelik ölmek isteyen bir sakata onu öldürerek yardım etmiş, onun mutlu olmasını sağlamış olur ve bir nevi kendi mutluluğunu satın alır.
paylaş:

körlük | josé saramago


Araba kullanırken kırmızı ışıkla durup yeşil ışığın yanmasını beklerken bir anda kör olduğunuzu hayal edin. Yeşil ışığın yanmasıyla büyüyen bir gerilim, basılan kornalar, havada uçuşan küfürler, pencerenize vuran kişiler…
1998 Nobel Edebiyat Ödülü sahibi Portekizli büyük romancı José Saramago’nun eseri Körlük’te bahsi geçen olay meydana gelir.
Körlüğü beyaz bir ışığa bakıyor gibi tanımlayan ilk kör, evine gitmek için bir vatandaştan yardım aldıktan sonra karısıyla beraber göz doktoruna gider. Bu esnada ona yardım eden kişi arabasını çalmıştır. Doktorun ilk kez duyduğu bir vakadır bu. Bir süre sonra doktor da körleşir. Kentteki herkes yavaş yavaş aynı kaderi paylaşmaya başlar. Hükümet önlem almak için kör olanları ve kör olma potansiyeli gösterenleri akıl hastanesinde karantina altına alır. Bir tarafta kör olanlar diğer tarafta ise kör olmayı bekleyen kişiler akıl hastanesinde hükümetin onlar yardım etmesini beklerler.
Kör olmadığı halde kör olduğunu iddia ederek kocasının yanında bulunan doktorun karısı ilerleyen günlerde kentteki tek körleşmeyen kişi olacaktır.
Körlük öldürmese bile kentte bazı sorunların doğmasına yol açar. Arka arkaya yaşanmaya başlayan ve sıklaşan trafik kazaları, kaybolmaya başlayan etik ve ahlaki değerler, herkesin kör olduğu vakit tamamıyla ortadan kalkar.
paylaş: