kiss kiss bang bang (2005)

Polisten kaçarken kendini Hollywood’ta çekilecek olan bir filmin seçmelerinde bulan Harry, söylediği yalanlarla oyunculuk hayatına bir adım atar. Eşcinsel Perry lakaplı gerçek bir dedektifle tanışan Harry kendini bir anda gerçek bir cinayet soruşturmasının içinde bulur. Harry’nin çocukluk arkadaşı ve zamanında oyuncu olmak isteyen, kitap tutkunu Harmony’de gruba katılınca ortaya aksiyon dolu bir komedi çıkar. Ortada külot, minik bir tabanca, cesetler, laf oyunları ve bol espri vardır. Amerikan aksiyon filmlerindeki klişe olmuş laflar ve ölümlerle dalga geçen hatta küçük küçük iğnelerini o filmlere batırmaktan çekinmeyen film, kötü-iyi polis saçmalığına girmeden gizem dolu bir olayı su yüzüne çıkartmaya çalışır. Hoplamaların, zıplamaların, silahların, kovalamanın, gizemin arasında kahkaha tufanda boğulmamızı sağlayan vecizleri barındıran film, eğlenmek, gülmek, kafa yormak için iyi bir tercih.
Aksiyon, komedi, suç içerikli 103 dakikalık 2005 yapımı filmin yönetmen koltuğunda Shane Black oturmuş. Lethal Weapon serisinin karakter ve hikâyesini oluşturan Shane Black’in yönettiği tek film olan Kiss Kiss Bang Bang’in 4 ödülü ve 12 farklı adaylığı bulunuyor.
IMDb’den ortalama 73 bin kullanıcının oylarıyla 7.8 puana layık görülen filmin başrollerinde Robert Downey Jr., Val Kilmer ve Michelle Monaghan boy gösteriyor. Sadece Robert Downey Jr.’ın muhteşem oyunculuğunu görmek için bile izlenmesi gereken bir film.
Eğlencenin tavan yaptığı, bol kahkahalı, sevimli, şirin, komik bir yapım.

paylaş:

rabbits (2002)

David Lynch’ten garip bir güldürü. Yönetmenin diğer filmlerinden farklı 50 dakikalık adını koyamadığımız bir deneyim. Kafa patlatmak için çözümlenmesi zor bir bulmaca, boş gözlerle izlendikten sonra ağızdan çıkan yorumlar, beyin fırtınası…
David Lynch’in yazıp yönettiği 2002 yapımı fantastik komedi-dram. Oyuncu listesi Mulholland Dr. de boy gösteren kişilerden oluşuyor: Scott Coffey, Laura Harring ve Naomi Watts.
Diğer Lynch filmlerine nazaran anlaşılması daha zor bir film. İzlendikten sonra, ortada gerçekten bir konu var mı diye düşündürür insanı. Filmi izlerken görülenler ise tavşan kostümü giymiş bireylerin değişmeyen tiyatro sahnesinde anlatmak istedikleri, dışarıdan gelen sesler, çıkan bir yangın, ekranın üst köşesinde beliren bir kibrit, çalan telefon, devrik cümleler, cevabın sorulardan önce söylenmesi…
8 ayrı bölümden oluşan Rabbits, çoğu kişiye göre apayrı bir David Lynch garipliği.
Film sabit bir kamera görüntülerinden oluşmuş bir tür sit-com olarak da gösterilir. Bu fikir, kaynağı belli olmayan ve ara ara duyulan kahkaha seslerine dayandırılır.  Kamera sadece bir defa sabitliğini bozar.
IMDb’de an itibari ile 2175 kullanıcının oylamasıyla 7.0 puan almış.
Filmdeki tavşanlar görüldüğünde, Donnie Darko ile bir bağlantısı olup olmadığı düşünülür fakat herhangi bir bağdaştırma pek de yapılamaz.
Diğer bir Lynch filmi olan Inland Empire’da filmden kareler boy gösterir. Hatta filmde Jack Rabbit isimli bir karakter vardır. Rabbits’te de Jack, en aktif karakterdir. IMDb kaynaklarına göre, Cabin Fever adlı filmde, hastanede görülen tavşan kostümlü insan karelerinin aslında Donnie Darko’dan değil direkt Rabbits’ten alındığı söylenir.
Sözlük camialarında bile çokça konuşulmayan bu filme en iyi yorumu ekşisözlük yazarlarından “sir gawain” getirmiş. Eğer filmi izleyip, kafa patlatır ve yine de pek bir şey anlamazsanız, sir gawain’in yorumu içinize su serpecektir. Yorumu okuduktan sonra emeğine karşılık olarak yazara teşekkür mesajı göndermemek için kendinizi zor tutabilirsiniz.
Rabbits’i izlemeniz umuduyla.
sir gawain’in yorumuna buradan ulaşabilirsiniz.

paylaş:

el laberinto del fauno (2006)

Pan's Labyrinth.
3 Oscar, 68 farklı ödül (BAFTA, Goya,…), 58 farklı adaylık (Cannes, Golden Globes,…).
Rotten Tomatoes’de 8.6 puan, IMDb’den yaklaşık 176 bin kullanıcının oylarıyla alınan 8.4 puan. Bu puanla top 250 listesindeki 77.lik. Metacritic.com dan alınan 98/100 metascore. Bu sayılanlar filmin kayıt üzerindeki başarıları. İzledikten sonra insan bünyesinde açtığı derin yaralar ve hüzün ise kağıt üzerine yazmakla bitmeyecek derecede.
Guillermo del Toro’nun yazıp yönettiği El Laberinto del Fauno (Pan’s Labyrinth) İkinci Dünya Savaşı sonrası bizi fantastik bir yolculuğa çıkarır. Gerçek hayattaki perilerin dünyasından kesitler sunan film, on yaşındaki Ofelia’nın düşlerden fırlamış gibi duran hayat hikâyesini anlatır. Gerçek hayatın verdiği hazzın kitaplarının verdiğinden az olduğunu düşünen Ofelia, babasının ölümünden sonra annesinin evlendiği adamın yaşadığı yere taşınmasıyla hayatının en kötü günlerini geçireceğini düşünmektedir. Daha yoldayken gördüğü böceğin peri olduğunu anlamış ve eve ulaştıklarında bahçenin arka tarafındaki garip ve gizemli labirenti keşfetmiştir. Labirentte yaşayan ve Ofelia’nın aslında basit bir ölümlü olmadığını iddia eden Pan, küçük kızın bu yaşadığı yerden kurtulması için ve gerçek kimliğine geri dönmesini sağlamak için yapması gereken görevleri bir bir sayar. İlk başta anlatılanları saçma, yaşadıklarının da aslında garip bir düşten ibaret olduğunu düşünün Ofelia’nın bahsedilen oyuna kendini dahil etmemesi için hiçbir geçerli sebep yoktur, annesi hamiledir, üvey babası hayatında gördüğü en kötü insanlardan biridir, her gün silahlar patlamaktadır ve kardeşinin hayatını düşünmektedir. Böylece olaylar gelişir. Bunun yanında gerçek dünya olarak nitelendirdiğimiz yerde savaşın son demleri sürmekte, adalet için savaşanlar planlarını gerçekleştirmek ve özgürlüğü var edebilmek için ellerinden geleni yapmaktadırlar, gerekirse hayatlarını bu yolda ölüme teslim edeceklerdir.
Fantastik öğelerin tam da yerine oturduğu gizem ve dram dolu 119 dakikalık bir şaheser.
2006 yapımı, 1944 yılının İspanya’sından kesitler sunan harika bir film. Başarısını katıldığı her festivalden ödüllerle dönmesi de kanıtlıyor.
Başrollerinde Ivana Baquero, Sergi López, Maribel Verdú ve Ariadna Gil’in oynadığı film, izlendikten sonra akıllardan uzun süre çıkmayan ve her hatırlanıldığında tebessümle anılan hüzünlü hikâyelerden biri.

paylaş:

psycho (1960)

Efsanevi yönetmen Alfred Hitchcock’un yönetmen koltuğunda oturduğu ve 60 yaşındayken çektiği 1960 yapımı Psycho, emlak ofisinde çalışan bir kadının hayat hikayesini anlatmakla başlar. Kadın 10 yıldır aynı emlak ofisinde çalışmaktadır ve patronuna gereken güveni vermiştir. Sevgilisi ile artık evlenmek ister fakat ikisinde de yeterli para yoktur. Bir Cuma günü patronu bankaya yatırması için kadına yüklü miktarda para verir. Kadın paranın sıcaklığını ellerinde hissettiğinde aslında hayallerine hiç de uzak olmadığını fark eder. Acilen parayla birlikte sevgilisinin yanına gitmeye karar verir. Yolda giderken yoğun yağmur yüzünden motelde konaklamak zorunda kalır. Motelin sahibi annesine düşkün hatta annesine saplantılı bir ilişkiyle bağlı olan bir gençtir. Otoyolun başka bir yerden geçirilmesiyle işlerinin iyice kötüleşmesini anlatan ve tüm odaların boş olduğunu söyleyen motel sahibiyle yemek yiyen adam eve döner. Bu esnada duş almak için banyoya giren kadın, sinema tarihindeki en önemli sahnelerden birinde oynuyor olacaktır. Olaylar bu şekilde gelişmeye başlar.
Türünün en önemli örneklerinden biri olan Psycho, yönetmenin de başyapıtı sayılmıştır.
Bünyesinde Anthony Perkins, Vera Miles, John Gavin ve Janet Leigh gibi isimleri barındıran film IMDb listelerine göre en iyi korku filmi, yaklaşık 161 kullanıcının oylamasıyla 8.7 puan almış ve bu puanıyla top 250 listesinde 24. sırada. Kalemsuare’nin 21/04/11 tarihinde yazdığı en iyi 100 korku filmi listesinde ise 8. sırada yer alan film siyah-beyaz yüzünü korkuyla birlikte izleyici karşısında gösteriyor. Gizem ve gerilim öğelerini de yer yer ihtiva eden film 4 dalda Oscar’a aday gösterilmiş, bunun yanında 5 ödülü ve 3 adaylığı bulunuyor.
1983 yılında Richard Franklin tarafından devam filmi niteliğinde Psycho II çekilmiş, başrollerinde yine Anthony Perkins ve Vera Miles oynamış fakat Hitchcock’un Psycho’su kadar tutmamış ki IMDb kullanıcıları tarafından 6.1 puana layık görülmüş, 2 de adaylık gösterilmiş. 1986 yılında bu kez Anthony Perkins'in yönetip baş rolünde oynadığı film iyice kötüleşmiş ve 4.9 puan almış. En son 1990 yılında Mick Garris'in yönettiği ve yine başrolünde Anthony Perkins'in oynadığı Psycho IV: The Beginning çekilmiş ve tvde gösterilmiş. Bunun puanı ise 5.0.
Korkutmak için efekt yada modern teknolojinin getirdiği pozitif özelliklere gerek duyulmadığını ta 1960 yılından bir örnekte rahatça görebilmemizi sağlayan film, arşivlerde iyi bir yeri hak ediyor. 

paylaş:

jacob's ladder (1990)

Film, Jacob Singer adında bir adamın hayat hikâyesini anlatır. Filmde anlatılan hikâye üç ayrı zamanda seyreder. Birincisi Vietnam Savaşı esnasındaki olan olaylar, yaşanılan trajik vakalar ve katliamlar, ikincisi Vietnam Savaşı sonrası, yeni bir ilişki, eskiden kalma anılar, hatıralar ve üçüncüsü Vietnam Savaşı öncesi, aile yapısı, çocuklarla geçirilen zamanlar, aşk ve ölüm. Hangisinin hayal hangisinin gerçek olduğunu çözemeyen başkarakterimiz Jacob, aklına düşen küçük anımsamalar ve metro istasyonlarında ya da orada burada gördüğü ve “şeytan” olarak nitelendirdiği doğa üstü varlıklarla delirme noktasına gelir. Gerçeği bulma yolunda karşısına “ladder” adlı kimyasal çıkar ve olaylar yavaş yavaş gün yüzüne çıkmaya başlar. Film sonlarına doğru da aslında görülenin hiç de öyle olmadığını gözler önüne serer ve izleyenini şaşırtmayı başarır. Yer yer korku öğelerinin de yer aldığı film gergin bir atmosfer oluşmasını sağlar.

Başrollerinde Tim Robbins ve Elizabeth Peña’nın yer aldığı filmin yönetmen koltuğunda Adrian Lyne var.
Dram ve korku kategorili 113 dakika uzunluğundaki 90 yapımı film IMDb’den de 7.5 puan almış. Filmin 2 ödülü var.
Tim Robbins’in başarılı bir rol sergilediği ve Adrian Lyne’ın en iyi eseri olarak gösterilen film için şöyle bir yorum yapılmış:
“Jacob Singer’ın kâbusunun en korkunç yönü rüya görüyor olmamasıdır.”
Ve bir ayrıntı, filmin bir yerinde filmle alakası olmayan bir ses “rüyana devam et” der, işte bu ses sinema tarihindeki en ürkütücü seslerden biri seçilmiş.
İzlemeyenler için şiddetle tavsiye edilir.


paylaş:

en iyi 100 korku filmi

Best-Horror-Movies.com adresli site korku filmlerinden anlayan 23 jüri üyesiyle yaptığı kriterlerle toplamda 322 filmi incelemişler ve en iyi 100 korku filmini belirlemişler. Ele alınan kriterler; senaryo, orijinallik, etki, korku, konu, favori ve hala izlenebilir olması. Bu seçenekleri 1 ila 10 arasında puanlandırmışlar ve liste bu şekilde ortaya çıkmış.
İşte en iyi 100 korku filmi:

paylaş:

august rush (2007)

Kristen Sheridan’ın yönetmenliğini üstlendiği dram-müzik-romantizm kategorili August Rush, ay ışığı altında güzel bir kaçamaktan sonra birbirine aşık olan iki gencin hikayesiyle başlar. Yakışıklı genç gitarını konuşturan, güzel bayan ise tellerin yüzeyinde elinin hareketinden ses türeten şahıslardır. İkisinin de en büyük ortak noktası müziksiz yaşamayacakları gerçeğidir. Bu aşkları bazı olaylar sonucunda çok da uzun sürmeyecektir. Bir süre sonra geçirdiği trafik kazasıyla karnındaki bebeği kaybettiğini zanneden güzel bayan hayatına bir şekilde devam eder. İki birey de çocuklarından bir haberdir. Yıllar geçer ve bebek büyür. Müzik yeteneği görülmemiş derecede üstün biri haline gelen çocuk, sesleri istediği gibi bir ahenge sokarak müziğini ortaya koyar, rüzgarın sesiyle kıpırdayan buğday başaklarında müzikle beslenir. Ailesinin oralarda bir yerlerde olduğunu bilen çocuk, her gece anne ve babasının seslerini duymaya çalışır. Ebeveynlerini aramak için New York City’e gelir ve garip, terk edilmiş bir tiyatronun içerisinde yaşam hikayesi onunkine benzeyen çocuklar ve onların garip koruyucusuyla yaşamaya başlar. O ilk gecesinde eline aldığı gitarla kendi tarzını ortaya koyan çocuk artık bir kimliğe bürünmüş ve August Rush ismini almıştır. İlerleyen zamanlarda müziğini icra ederek ailesine ulaşacağını bilen çocuk emin adımlarla yolculuğuna başlar.
Başrollerinde Freddie Highmore, Keri Russell, Jonathan Rhys Meyers ve Robin Williams’ın yer aldığı August Rush, 2007 yapımı 114 dakikalık bir müzik serüveni.
Oscar’a adaylığı bulunan filmin 3 ayrı ödülü ve 9 farklı adaylığı da bulunuyor.
Film IMDb’den de ortalama 32bin kullanıcının oylarıyla 7.5 puana layık görülmüş. 
Filmin fragmanına ulaşmak için burayı IMDb sayfasına ulaşmak için ise şurayı tıklayabilirsiniz.
paylaş:

paris, je t'aime (2006)

Kalbin attığı şehirden kısa kısa aşk hikâyeleri. Ayrılıklar, olumsuzluklar, ölümler, sevgi, aşk, yazarlar, şairler, resim, müzik, sanat…
Birçok ünlü ismi ve başarılı yönetmeni bir araya getirmeyi başaran 2006 yapımı Paris, je t’aime, eğlenceli, dram ve aşk dolu kısa filmlerden oluşuyor.
Yönetmen kadrosu şöyle; Olivier Assayas, Frédéric Auburtin, Emmanuel Benbihy, Gurinder Chadha, Sylvain Chomet, Ethan Coen, Joel Coen, Isabel Coixet, Wes Craven, Alfonso Cuarón, Gérard Depardieu, Christopher Doyle, Richard LaGravenese, Vincenzo Natali, Alexander Payne, Bruno Podalydès, Walter Salles, Oliver Schmitz, Nobuhiro Suwa, Daniela Thomas, Tom Tykwer, Gus Van Sant, Rufus Sewell.
Filmdeki bazı oyuncular ise Natalie Portman, Fanny Ardant, Elijah Wood, Nick Nolte, Juliette Binoche, Steve Buscemi…
120 dakika uzunluğundaki film ortalama 26 bin kullanıcının oylarıyla 7.4 IMDb puanına layık görülmüş, filmin 1 ödülü ve 1 adaylığı bulunuyor. Dram ve romantizmin damardan enjekte edildiği film, keyifli, hüzünlü, mutlu ya da aşk dalu dakikalar geçirmek için iyi bir tercih.
Ve Paris’te aşk her yerde, kafelerde, sokaklarda, ışıkların altında, karanlıkta, yerüstünde, metro istasyonlarında, yan bankta…
Filmin çok güzel fragmanına buradan ulaşabilirsiniz.

paylaş:

candy (2006)

Boya kalemleriyle kendine dünyalar yaratan Candy ve kelimeleriyle düşler kuran Dan mutluluklarından bir haber aşkın içine düşmüş cezalılardır. Hayat onlar için bembeyaz sayfalarından birisini koparmış ve onlar bu beyaz sayfada kendi evciliklerini oynamaya başlamışlardır. Bu sevimli oyunları sürüp giderken eroinle tanışırlar ve her şey mahvolur.
Evlenirler, Candy hamile kalır, düşük yapar, uyuşturucuya bağımlılıkları aşkın önüne geçer, Candy vücudunu satar ve bir zamanlar ki cennetleri hızla cehenneme dönüşür.
Heath Ledger, Abbie Cornish ve Geoffrey Rush’ın başrollerinde oynadığı Candy’nin yönetmen koltuğunda Neil Armfield oturuyor ve film Luke Davies’in rolmanından beyaz perdeye uyarlanmış.
Romantik dram kategorisindeki 2006 yapımı film 116 dakika uzunluğunda, ortalama 12 bin kullanıcının oylamasıyla da 7.2 IMDb puanına sahip. 4 ödül ve 16 adaylık sahibi film, müzikleriyle de adeta ruhu okşuyor.
Verilen sözler, tutulan yeminler ve pişmanlıklar, uyuşturucu batağı, çirkinlik…
Filmin girişini izlemek için burayı tıklayabilirsiniz. Bu filmin gidişatı konusunda daha çok fikir sahibi olmanıza yarayacaktır.

paylaş:

düşmek değil bu


Kulak zarımızı kemiren kumrulara inat, gri düşler peşinde koşarken düştüğümüzden diz kanamalarımız, hayat, beklenmedik anda, tahmin edilmeyen yerde, durup kalkmamıza müsaade etmiyor, onun farkındayız.
Kıskançlıklarımızdan kederlerimize kadar bir ton yığın var rüzgârda serpişen, nehir yataklarında sevişen balıklar ve yunuslar, okyanus trafiğinde bekleyen. Kırmızı yanana kadar akıp gidiyor masal.
Olduğumuzdan büyük gösteren aynalara bakar olduk, bilmeden, beyinlerimizi yiyoruz, kıvrımlarında dar sokakların yağmur yağana kadar koşuyoruz, annelerimiz var, paçalarımız var bir de, dizlerimize kadar çamur da var.
Kaçıp kurtulmak tek çabamız, hep beraber yaşıyoruz, dileklerimiz bunun yönünde, biri hapşırınca, yaşamın kısalığı aklımıza geliyor.
Doğru bildiklerimizden bıkıp, sadece keyif olsun diye tüttürüyoruz tütünleri, halkalar çıkıyor dünyaya inat, ortasından oklar geçiriyoruz, masa koyuyoruz önümüze, soğanı yumruğumuzla kırıyoruz, burnumuzun direği kırılıyor.
Yaşlandıkça dank ediyor aklımıza yapamadıklarımız, kelebek ömrü gibi yitip gidiyor her an dakikalar, kaçırdıklarımız film sahnesi, siyah-beyaz, belki de renkli.
Parklara, hayvanat bahçelerine gidiyoruz, orangutanlar, maymunlar, zürafalar görüyoruz, yıkayıp elimizi yüzümüzü sokaklara atınca kendimizi yaz sıcağında, ayılar, goriller, köpekler görüyoruz. Gülüp geçiyoruz belki.
Pencereden bakmak için perdeyi açmamız gerektiği aklımıza gelmiyor bazen, susup kendi hıçkırıklarımızdan sıkılına kadar gözyaşı döküyoruz hiç uğruna, susunca hiçbir şey olmamış gibi davranmayı öğrendiğimiz için kendimize şükrediyoruz.
Tanrısal varlıklardan korkar oluyoruz, karanlıkta gölgemiz bile yalnız bırakıyor bizi, korkumuzdan benliğimizi kaybediyor, dualar okuyoruz, ışığa adım atmayı düşünemiyoruz.
Düşüyoruz, hızlanarak aşağılara doğru, yukarılara doğru, sağa ya da sola düşüyoruz. Yerçekimine inat her yöne düşebiliyoruz. Yerçekimsiz zamanlarda yaşamanın verdiği rahatlıkla, oradan oraya savruluyoruz.
Kırılgan masallarda başkahraman olmak için kendimizle yarışıyoruz, çocuk saflığında, uyumadan önce süt bile içiyoruz, geçmişe dönmek için geriyi gösteriyoruz hep, mantar toplamaya çıkıyoruz her yağmur sonrası.
Diş perilerini anar olduğumuz zamanlarda kaderin beyaz sayfalarına yazılanların yaşam mı yaşım mı olduğunu bir an düşünüveriyor insan, kımıldayamayacak gibi olunduğunda sıtmalarla devriliveriyor bedenimiz, altımızda pamuktan bulutlar, mavilik ve sonsuzluk.
Düşmek değil bu, yeryüzüne kanat çırpmak, yükselmek adeta.



paylaş:

amores perros (2000)

“Tanrı bulanık görmemi istiyorsa ben de bulanık görürüm.”
Birbirinden farklı üç hayat hikâyesi ve bu hikâyelerin aralarına sığınmış gizemler, tutkular ve aşklar. Yerinde olmayan bağ yumakları, kaderin çizdiği yolun dışına çıkamamak, kırılan kalpler ve dövüştürülen köpekler. Vurdumduymazlık, başkaldırı, sevgi, nefret, paramparça aşklar ve köpekler.
Alejandro González Iñárritu’nun yönettiği filmin başrollerinde Emilio Echevarría, Gael García Bernal ve Goya Toledo var.
154 dakika uzunluğundaki film, dram ve gerilim dallarında 2000 yapımı bir şaheser.
Katıldığı neredeyse tüm festivalden ödülle dönen filmin toplamda 52 ödülü ve 14 adaylığı var. Aynı zamanda Oscar’a da en iyi yabancı dilde film dalından adaylığa sahip.
IMDb’den yaklaşık 68 bin kullanıcının oylamasıyla 8.2 puan alan film bu puanla top250 listesinde 162. sırada.
Tokat gibi filmlerden biri.

paylaş:

eternal sunshine of the spotless mind (2004)

Tüm yaşadıklarına ve ilişkisine rağmen sevdiği erkekle ilgili tüm anılarını garip bir yöntemle aklından sildiren, renk cümbüşü bir kadın, bunu yaptığını öğrenince aynı işlemi kendi üzerinde denemeye çalışan bir adam ve budan sonra gelişen garip olaylar. Kaderin iki bireye oynadığı saf bir oyun, aşk, dram.
Michel Gondry’in yönetmen koltuğunda oturduğu Eternal Sunshine of the Sporless Mind 2004 yapımı dram, romantik ve bilim-kurgu dalında bir film.
Başrollerinde Jim Carrey ve Kate Winslet boy gösteriyor.
Film ortalama 243bin kullanıcının oylarıyla 8.5 IMDb puanına layık görülmüş. Bu puan filmi top250 listesinde 61.liğe yerleştiriyor.
Charlie Kaufman, Michel Gondry ve Pierre Bismuth “best writing” dalında Oscar ödülünü kucaklayan isimler. Oscar’ın dışında film, 38 ödül ve 50 farklı adaylık sahibi.
Farklı ve yaratıcı konusuyla izlenmeye değer filmler arasında ön sıralarda yer alabilecek bir yapım.

paylaş: