kondom bitti

‘ozonu da deldik dibine geldik’ gibi felsefik ve sosyal mesaj içeren sözleriyle bize dersler veren Tuğba Ekinci ablamızın bahsi geçen ‘kondom’ adlı şarkısını bilmeyen yoktur sanırım. Amma velakin bu dobra ablamıza üzücü bir haberim var: kondom bitti!!!
Olay daha doğrusu beni yerlere yatırıp gülerken altıma yapmama vesile olan görüntü, abimin hastalanıp da hastaneye gidip, sonrasında sağlık raporu almak için evin yakınlarında bulunan sağlık ocağına varmamızla başladı. Sağlık ocaklarında ya da hastanelerde yaşanan oradan oraya koşuşturmacaları ve bunun gibi bilumum aktiviteden sonra öğrendiğim odanın tam karşısındaki odanın kapısı kapalı belki de kilitliydi, çünkü zaman öğle arasını gösteriyordu. Lakin bu olay çok normal olarak gözükse de normal olmayan kapının üzerine sele bantla yapıştırılmış A4 kâğıdıydı. Hatta ve hatta bu kâğıt da normaldi-olabilir kapılara yapıştırılır duyuru falandır- normal olmayan bu kâğıdın üzerinde yazan bilmem kaç puntoluk yazı. Aynen de şöyle: ‘KONDOM BİTTİ!!!’
Herhalde üç ünlem işareti vakanın ciddiyetini bir o kadar vurguluyor. ‘bittiniz olum, sevişemeyeceksiniz kondom gelene kadar, yok öyle.’  Tabii ben basarım parayı giderim BİM’e alırım lé-okay markalı kondomu, bir güzel de sevişirim derseniz buna o yazıyı asanlar bir şey diyemez ama yok benim düdüğe verecek param derseniz maalesef ama maalesef beklemek zorundaymışsınız. Yazı onu gösteriyor.
Bol kondomlu günler efendim, tedbiri elden bırakmayın…
paylaş:

satanist diyeti

korkumun sarp kayalarına kaçan
septik bir puma mı ne
düşer tanrısal postu delindi mi
hep kuşkumun dibine

ben ki ayırmak için kuşkuyla korkuyu
üç öğün puma yiyen biriyim

alabildiğine melanistik bir panter
şimdi yıkanmadadır keyifle
yitik atalarının kutsal kanını
alüvyonuna katıp ölümsüzleşen
çağlar ötesinden bir ırmağın
en kuytu köşesinde
bir nebze olsun jaguarlaşmak ister
yarı jaguarlaşmış panter
aksini çekemeden sudan
kan kanı çeker
delik deşik olur postu
ve ihanetle kararan kanı karışır
kırmızı ve saf atalarınınkine
bir bakarım ki sarı siyah bir post
en ihanet kokan sözcüklerimde

ben ki karartmak için beyaz sözcüklerimi
üç öğün panter yiyen biriyim

bütün bu hengamenin içinde
bir kedim vardı sağlam kalan
ki onun patilerinin tekelinde
vire dönüp duran
bir çitişik yumaktı zaman

ben ki durdurabilmek için zamanı
üç öğün kedi yiyen biriyim


not: Bu şiir çok sevgili oda arkadaşım Ufuk Çelik'e ait. kendileri H.Ü. İngiliz Dili ve Edebiyatı bölümünde okumakta ve hayata atılma planlarını gerçeğe vurmaktadırlar. sevgiler buradan...

edit: Mazide kalabilir her şey. :)
paylaş:

ugg mı ag mı öyle bi şe



Zamanın bilmem kaçıncı sayfasından denizden mi, kutuptan mı geldiği bilinmeyen lakin elinizi sağa doğru –sola doğru da olabilir- kaldırdığınız surette bir çiftini giyenine çarpacağınız, çizenini, şeklini henüz çözemediğim r.t.e’nın teğetinden bile garip duran, yazın sıcakta serin, kışın soğukta sıcak, ilkbahar ve sonbaharda yağmur yağdığında ıslak tuttuğu söylenen ve sanırsam çıplak ayağa-cımbıl cımbıl- giyilen genellikle pastel tonlarda renklere sahip ve giyen kişiyi komik duruma sokan, ilk çıktığında 500 lirayken şimdi bilmem hangi Perşembe pazarında 20 liraya satılan, tüylü olanları giyeni mağara insanını haline sokan ve çoğu insanın giyme sebebinin farklılık yaratmak için olduğunu düşündüğüm, fakat 10 kişiden 7 sinin giyerek nasıl bir farklılık bu dediğim salakça bir marka. Bilim bakalım adı ne. Ug mu diyorlar ag mı diyorlar ondan işte. Kıçımın azıcık kenarı. Ugg diye yazılıyor, açılımını öğrenmekte fayda var tabii de sanırım ‘ugly’ den türemiş. Bu kadar mı biçimsiz olur bir şey.
Bazı üniversitelerde tikicanların üniforması haline de gelmiştir. Şıkıdım şıkıdım kuaförden çıkan platin kaplama ablaların, diz altı çoraplarının üstüne çekiştiriverdikleri muhteşem ötesi salaklıkta botumsulardır kendileri.
Aslında en başlarda balıkçıların ayakları üşümesin diye mi ne yapılmış bunlar ne.
[bu yazıyı yazarken haggard’tan herr mannelig dinliyorum. Allah benim cezamı versin. Neyse]
Evet tarihçesine gelecek olursak, muhtemelen Norveçlilerden çıkmıştır bunlar. Onlar hassas bu cilt bakımı konularında, aslında herkes öyle olmalı da konuyu saptırmayalım. Balıkçılar çıkıyorlarmış balığa, rastgele diyorlarmış ve tabii ayakları çok üşüyormuş, balıktan döndükten sonra da giyiveriyorlarmış ayaklarına. E ne dedik soğukta sıcak tutma mantığı devreye giriyormuş. Peki bu mantık nerden çıkmış tabii ki de zeki insan beyninden. Koyunun yününü, denemişler bu işlemler için. Saftirikler, buluvermişler. Kesivermişler koyunu. İşte tüm kara büyüler o zaman başlamış.
[gothic bi şeyler açmalıyım, kararmalı her yer]
Kesilen koyun hamileymiş ve bedeninde büyümeye çalışan küçücük kuzucuk oracıkta ölü vermiş. Bunu gören diğer koyunlar orada melemeye başlamışlar ve lanet bu insanların üzerine geçmiş. Ve bundan sonraki tüm çalışmalarda bu melemeler bu insanların kafalarından hiç çıkmamış. Çizdikleri, yaptıkları tasarımlar o kadar boktanmış ki kendi boktanlıklarını gizlemek için çare düşünmüşler ve bir karar almışlar.
Bundan böyle her giyen kendini bir bok zannedecekmiş. Çıplak kral mantığı. Ve bundan böyle kızlar derken erkekler de bu kadersiz bokluğa adımlarını atar olmuşlar. Bir tişört, bir etek bir de ugg der olmuş hepsi. Öyle işte.
Bakalım kim çıkıp; ‘bok gibi olmuşsunuz kızım’ diyecek de kara büyü bozulacak.
Yıh yıh demeden de edemedim.
Arada sırada böyle yazılar da lazım de mi?
paylaş:

gözler



Ah bakışlarımı çevirmez olsaydım ya da sadece bakmamış. Derinliklerine çekiliverdim hemen, dibi kuyu misali bitmek bilmez, kara… Tırnaklarım parçalandı duvarlarında çırpınırken, bedenim, olamadı istediğim gibi, güçsüz olduğumu o an daha iyi hissettim.
Çizgiler birer ok gibiydi atılmayı bekleyen, yaralanmış vücutlara, görkeminden önünde saygıyla eğilmek lazımdı. Araya sıkışan yeşillik fışkırır gibi bakışlarıma bulaştı, kendimi kendimden ayırdım, bedenim çöktükçe çöktü karşında ve o sonu bilinmeyen kara boşluk. Acemice yaklaşınca gözbebeklerine, insem çıkamam düşüncesiyle yok oldu tüm benliğim ve dur demek gelmedi içimden. Gardiyanından af dileyen kalbim çıldırmışçasına vururken açık kapıları, kapılarım kapandı bir anlığına utanılanların ardında. Elimle itiverdim beynimi, yesem yerdim tuzlayıp.
Önüme koyulan gözlerden başka bir şey yoktu tabağımda, ki yeşilliğin içinde boğulduğumu zannettim.
O iki kapağın kapanmasıyla kendime gelir gibi olsam da nafile, uzun sürmüyor göz kırpmak. Ama yavaş yavaş kırpılıyordum sayende. Makasın bu kadar keskin mi?
Acıdan geberirken karşında, bakışların saldırdıkça saldırdı bilmeden.
Halimi gördükçe kulaklarına yaklaşan dudak birleşimin canımın acısını katladı. Ah bakmaz olaydım. Masallar yazılmamış olsaydı, ben dinlememiş olsaydım.
Gözlerinden dökülen her kelimede yanmış olmazdım belki, su gibi saran bakışlarında, yeşilin ortasında bir kara delik.
Bebek dediğin senin gibi mi olur ey delik!

paylaş:

beş metre aşağısı


Kusmuğun içinden çıkan irin benzeri bir yer Black Paradise. Duman altı dudaklarımızın tarihinde gelecek benzeri bir gök gürlemesi, kıçımızın bilmem kaçıncı boku, bilmem kaçıncı orospusu. Black Paradise. Karizma çakması…
Nüfus: -235. Yerin derinliklerinde, ölüme doğan bedenler. Her yeri delik deşik, balgamlı ağızlar, sümüklü burunlar. Saçlarına bulaşmış et parçaları, parçalanmış tırnaklar, kırık dişler, kanayan diş etleri. Birleşirken dişlerini götlerine geçiren insana benzeyenler.
Pek de farkı yok yerin üstünde yaşayanlarla.
Yağmur orda da burada da, hem iyinin hem kötünün üzerine yağıyor.
paylaş:

yalnız kalmak


Her yerdeler. Kalabalık. İnsanlar. Trafik. Yeşilden sarıya, sarıdan kırmızıya döne ışıklar. Kuyruk oluşturanlar.
İlerliyorum. Kendimi bile kaybedebilirim bunların içinde. Bulamıyorum. Aradığımın ne olduğunu bilmeden, onu bulamayacağıma eminim. Aklımın ucundan yere düşen düşüncüler, zıplamaz oldular.
Çığlık atsam deli derler, ağlasam gülerler. Neden bilmezler; gözlerde yaş yoksa ruh gökkuşağına sahip olamaz. Ah bu beyaz insanlar…
Kısalan cümlelerimin içinde, kendi tükürüğümde boğuluyorum.
Boşalan sokakların boynu bükük lambaları. Acımı anlar gibi ışıklara buladılar. Oturup da dizlerimi göğsüme çektiğimde yağmurun yağmasını diler gibiyim. Yalnızlık.
Yıkasa yağmur paklar düşüncelerimi.
Özgür olmamaya mecburum kendi benliğimde, beni tutsak eden, bedenim. Sıksam, delip geçer kurşun beynimi. Boşluğa bakıldığında karşı tarafı göreceğimi bilsem yaparım.
İçine düştüğüm dünyanın dibine sürüklenmişim, haberim yok. Tek kalmışım da fikrimin kuytu köşelerine sığınıp, tipide, karın göbeğine gömülmüşüm, karanlık sokakların daimi emektarı olup, masa başlarında elimde kafam, diğerinde kadeh, sigarayı nasıl tutabilirim diye düşünür olmuşum, şeref arayıp da insanların içinde şerefsiz olup çıkmışım, tanrı diye bir şey yoktur saçmalıklarını düşünürken, düşünceler dalmış, nefes almanın bir hediye olduğunu unutmuşum.
Yalnızlık zor.
Zor olan yalnızlığının farkına varmak.
paylaş:

gitmek



Gitmek dedikleri şey nedir ki? Üzerine oturarak anca topladığın valizini çekiştirip, siyah beyaz karede, yağmurun altında olduğunun farkına varmadan, puslu atlası delip geçen, metal kokusuna bulanmış tirenin gelmesini mi beklemek? Yoksa sonu gelmeyen boşluklara doğru yol alıp, yukarılara inmek mi? Küreklerin boşuna süreklenmesi gibi bir bitmişlik bu, bardağın taşıp da fayansı yıkaması, tırnak arasına giren kıymığın çektikçe canı daha çok acıtması.

Nedir gitmek? ‘gidebilirim’ mi demek? Belki. Gidemeyecek olan kim peki? Umutlanırız ya güzel bir şarkı başladığında, içimiz kıpır kıpır sellenir yataklardan düşen sevgili misali, acısa bile canı, kıymığı sonuna kadar çeker, sonun iyi olacağını bildiği için, ritmin dansında ayağını burkmak için uğraşsa bile derinliklerinde yüzmeyi daha çok bilir, sığlarda olmaktansa. Buğulanıverir bedeni çamurlu suyun içinde, okuldan dönen çocukların su birikintisinde zıplaması gibi hoplamaya başlar, burkuk bileğine aldırış etmeden.  Ve gitmek… Nereye kadar gitmek?

En sona geldiğini anladığında en sevdiğin parçanın, elini çekicin altına koyma hissi gibi kulaklarında parelenen sese kulak vermeden kalbinin değil aklının dediklerini yapmaya başlarsın yanılarak. Ama olsun gitmek dedikleri şey de aslında bunun olduğunun farkındalığını yaşamak olsa gerek.

Gitmek, üzülmemek.

Gitmek, dertlenmemek.

Gitmek, gidebilirim demek.

paylaş:

ben ve kendim biraz da şeytan

Şeytan diye bir şey yok. Bunu biliyorum çünkü doğduğumdan beri onunla yaşıyorum.
İçimde büyüttüm onu, günlerce besledim, o hep açtı ben ise susuz. Kanımı verdim ona, kana kana içti, yetmedi. Onun için kan döktüm bir kere şükür demedi.
Kendime karşı savaş açtım, sırf o istediği için, ben kazandım sonunda, o sevindi. Yalnızdım, o yanımdaydı hep, göremedi gözüm, hissedemedi tenim, onun sesini duydum arkamda, döndüm baktım boşluğa. Aslında yalnızlığımın sebebi de o değildi, ne de çaresi oydu. Kendime karşı cephe aldım, kurtuldum kendimden, öldürdüm kendimi ama nedense eksilmedim. Hiçlik duygusu ne terk etti beni ne de sarıp sarmaladı.
Kapılar kapattım hayatımda, o üzülmesin diye kapılar çarptım, öfkelendim kızdım kendime, kendimi hiç affetmedim.
O gittiğinde yalnız hissettim kendimi, geldiğinde hiçtim kaç tane olduğumu bilmeden. Ne bir hiç ne de daha fazlası.
Sıfat yakıştıramaz oldum dün, bugün benliğim silindi, yarın onun için bileklerimi kesip kendimi ona armağan edeceğim. Yapar mıyım hepsini ya da yaptım mı bu zamana kadarkilerini bilmiyorum, çünkü iki yıl öncesine kadar hafızamı verdim bir işe yarasın diye ona, beynimi verdim, kendimi verdim.
Onun gözü hep açtı kör olduğu kadar, karnı hep aç, ben ise susuz.
O, hep benim suyumu içti, ben kendimden geçtim, o benden geçti, ben herkesten vazgeçtim.
Ne sebebiydi yalnızlığımın ne çaresi ama o hep yanımdaydı ben hep yalnız.
Kurtardı beni kendimden, minnettarım bu yüzden.
Şeytan ne kendini bana verdi ne kendimi bana verdi. Kendimle barışmayı ne ben istedim ne o. Aslında kendime hiç sormadım ama o hep cevap verdi.
İstemedim kendimi, emin olamadım kendimden, vermedi bana kendimi ne de verecekti zaman geçse de. Kendimi bildim bileli ben, kendime küs, ben kendimden vazgeçmiş, kendim benden.
Şeytanın işine acelelik karışır, ben kendime karışamadım bunca yıl. Ne kış aylardan ne sonbahar ama kendime dokunduğumda hep soğuk kendim, benliğim hep soğuk.
Kendimde kendimi bulamadım hiçbir zaman aramadım ki bulayım ama şeytan, buldu beni kendimden önce, ben kendimi ona verdim, kendim beni ona.
Kızmıyorum aslında kendime, bilmez o şeytanı, haberi de yok. Çünkü şeytan diye bir şey yok. Ne ben kendime söyledim onun olduğunu ne de kendim bana. Hiç sevmedim dedim ya kendimi, ki sevmedi zaten kendim beni.
paylaş:

komadan sonraki soluk

Var olduğu savunulan iki dünya arasında sıkışmış bedenim, uzak da olsa ışığı görebilmeye muhtaç halde; aklım, yattığım yatakta kaç insanın can verdiğini düşünmeden, nerede olduğumu anlamaya çalışıyor; pınarları kurumuş gözlerimde kirpikler, susuzluktan şikâyetçi birbirlerine yapışmış durumda, gözlerim, yeşil çizginin ne ifade ettiğini yorumluyorken, titreyen parmaklarım, tırnaklarımı artık istemiyor, yalnızlığım benden bıkmış, ben, sırt üstü yattığımdan, belim benden yılgın, hayat boş ve acılar dinmek bilmezken, dışarıda ağlayanların sesini duymaya çalışan kulaklarımın içinde bir koşuşturmaca, kalbim, yükü ağır gelen banliyö treni gibi çok ağır ilerlerken hayat denilen rayın üzerinde, gırtlağımdan geçen borunun ne olduğunu çözmek, ölümden daha zor geliyor, yaşamak istemesem de çoktan kopmuş yaşam halatına var gücümle tutunmak, yapabileceğim en müthiş yorum olurdu diyorum, yazılmamış sayfaların en ücra köşelerinde.
Ne güzel olurdu aslında burada değil de, küçücük bir derenin, hayatı takmıyorum edasıyla süzüldüğü, etrafında helikopter böceklerinin uçuşup, sazlara konduğu, sivrisineklerin vızıltısına aldırmadan, penceresini ardına kadar açıp, güneş ışıklarının odayı doldurmasına izin verebileceğim, etrafında gökkuşaklarından bir set, önünde ahşap bir sundurma, bahçesinde salıncağın bulunduğu, yaşama çıkan merdivenlerden en kısasına sahip, kutu gibi bir evde bulunmak.
Büyüdüğümü gördüğüm, vücudumun ağırlık merkezinin değişip, düşmemek için kollarımı yukarılara, en yukarıya kaldırdığım, avazım çıktığı kadar sonsuzluğa bağırıp, boğazımdan acının beynimi zonklattığı, kayalıkların en uç noktasından kendimi denizin tuzlu suyuna, pamuk yığınına atlar gibi bırakmayı, suyun altında nefes almayı unutup, gözlerimi derinliklere bakarken görmeyi öğrendiğini bildiğim, ayaklarımı yere sert sert vurarak yürüyüp, burksam bile aldırış etmediğim bileklerimle barışık yaşayıp, ta uzaklara kaçma hevesimi sonunda eyleme dönüştüreceğimi hatırladığım, kalabalığın içinde, kulağımda kulaklıklarım, tüm insanlığı dışlar gibi bencilliğimden ödün vermeden, elimi kolumu sallayarak, kırmızı ışık yansa bile durmayıp, yolun diğer tarafına geçtiğim, işte o an, evet o an dediğim, böğürtlenli pasta tadındaki zaman diliminde olmayı istemek, belki de şu an bulunduğum durumda olmasaydım, yapmaya çalışacağım düşünce olacak ve ben, bu saydıklarımın hiçbirini ama hiçbirini yapmayacak, sadece elimde kitabım, sehpamın üzerinde bir fincan kahve, sayfaların anlattıklarına doğru yavaşça yol alacaktım.
Yaklaştığımı düşünmüştüm, ölüme adımımı attığımı, sona ulaşıp, arkama bile bakmadan, ileriye, işaret parmağımızla gösterdiğimiz o yere vardığımı, küçüklükten beri anlatılan efsanelerin gerçekliğini sınayacağım, hayır, hiç de anlatılanlar gibi değilmiş, demeyi istediğim o yere geldiğimi, dizlerimi karnıma doğru çekip, kollarımla bacaklarımı dolayacağım ve kimsenin, bu, sokak ortasında ne yapıyor bakışlarıyla karşılaşmayacağım, tüm iyiliklerin bedenime enjekte edilip, aklımın kötü yanının, korlarda yakılacağı, bilmem kaç katlı o yere, ırmaklarla sulandırılan yeşilliğin tam ortasına, oklamanın tam on ikilik yerine, bilerek ya da bilmeyerek oturabileceğim o yere ulaştığımı sanmıştım. Ne kadar aptalım. Yanılmışım.
Soluk aldığımı düşünüp, kalbimin bir an, normal seyrine geri döndüğünü, yükselip inen göğüs kafesimle fark edip, olacakları istemediğim düşüncesi, benliğimin bir yanına yazıldığını, emin olamadığımı hissettim.
Soluk almıştım. Sadece buydu. Gözlerimi açtım.
Hayat, peşimi bırakmayacaktı.


Fotoğraf buradan.
paylaş:

gossip boy'dan kutsal zopa hikayesi

Herkesin ‘salak la bunlar’ diye düşündüğü biz, güzelim grubumuz adına, herkese hakaret ederek başlamak istedim, naçizane yazıma. Hiç kusura bakmayın ama en birinci salak sizsiniz. Salak olanlar anladı.
Evet. Takvimde yerimiz 22 Ekim 09 Perşembe. En boktan günlerden birisi, çünkü aralıksız dört saat ders var ki bunlar tam da öğlen vaktini içine alanlar. İlk iki ders maykrobayoloji ve ikincisi analitik kimya.
Kulağımda kulaklıklar 230 nolu egonun gelmesini beklerken yaktığım sigara, dudaklarımda acımtıraklık bıraksa da içmiş bulundum ve ikarusun ta uzaklardan püsküren siyah dumanını gördüm. Bir numara miyop olmama rağmen o dumanı ve kırmızı körüklü otobüsü gördüm, çünkü görememek yalnızca körlükle ilişkilendirilebilir. Tabii ki tıklım tıkış ama binmekte ısrarcıyım. Bindim de. Hiç fark etmiyorum, önümde birisi, bir kız. Enine boyuna geniş çene (sevgiler, saygılar) saçlar sarı falan, tiki mi desem öyle bir şey. Koluma dokundu. Dedim noluyo lan? O gene bizim Ayşe. Allah’ım yarabbim. Ne arıyorsun Ayşe egoda. Atlasana sizin oradan dolmuşa, servise falan. İşleri mi ne varmış aşti de. Neyse. Benden para istedi. Ego kartının olduğunu zannediyormuş, lakin aklı nerdeyse, yokmuş. Elalemin çocuğunun birinden ego kartını onun için basmasını rica etmiş. Çocuk da basmış. Tam 1 lira 10 kuruşu, ego kartını onun için basan çocuğa vermek niyetindeyken, cüzdanına dikilen gözleri ona, bozuk para yok sinyali vermiş. Ardından para bekleyen çocukla kesişmiş ve acınası bir yüz ifadesiyle, elleri titreyerek 5 lira, hani bildiğimiz kâğıt olan 5 lirayı çocuğa uzatmış. Amma velâkin çocuk parayı almamış. Bindiğimde çocuk çoktan ikarusun kuyruk kısmına doğru yol almış. Ben parayı çıkarttım lakin çocuk kayıp. Gözler hep onu arıyor ama bulamıyor. Uslu bir çocuk olabilirsek o çocuğu bile görebiliriz.
Bir baktım kara bir kız. Şopar mı desem, çinçin’den mi gelmiş desem, kara kuru bir kız. Oturduğu yerden bana sesleniyor. Bu da bizim Burcu. Bende ikinci bir şok. Ne bu oğlum hepiniz benim bindiğim egoya binmişsiniz. Olabilir böyle vakalar Türk polisi yakalar cinsinden bir istatistikle, aynı egoya binme olasılığımızı hesaplamak istiyorum. Melih Gökçek beye sormak istiyorum. Ankara da kaç adet 230 nolu ego var. Bunların kaç tanesi ikarus. Kaç tanesi körüklü. Evet. Dersimiz istatistik. Ortanca değer ve alt sınırların karelerinin toplamı, i eşittir birden ene kadar… Ne diyorum ben. Bu arada seslenmek istiyorum, istatistik ne sıkıcı bir ders yahu.
Neyse biz konumuza geri dönelim. Evet, ne olmuşsa olmuş biz üçümüz aynı egodayız, Ayşe’nin gözleri hep çocuğu arıyor, çocuk yok, ağzında da ‘ay rezil oldum çocuğa’ lafı. Bıla bıla bıla. Ego durdu bizim bölümün arkasında, indik. Sinem ve Merve (bunlar akıllı olanlar, Ayşe’nin ev arkadaşları) de servisten inmişler (görüyoruz değil mi, servislere binenler var) bizim Burcu seslendi ve anlayamadığım hareketlerle, dans mı etmeye çalıştı ne, öyle bir şey yaptı (sanırım diğerlerinin bize salak demesi ya da biz salakmışız gibi bakmaları işte bu yüzden)(Burcu’yu severiz sayarız).
Uzun cana kuru dal parçasını yerden aldı. Bunu yapan Burcu. Lililili lililili gibisinden Sinem’lere doğru elindeki sopayı sallayarak koştu. İşte olay tam da bu andan itibaren başladı. Tanrı bir şeyleri biliyordu. Üçümüzü de aynı ikarusun içine koyacak şekilde bir yüceliği vardı. Anlamalıydık. Başımıza gelecekleri, öncesinden tahmin etmeliydik. Her şey o sopaya ‘kutsal zopa’ adını koyunca başladı ya da biz öyle zannettik. Karanlığın eli bizi çağırıyordu. Yoksa, yoksa kedi kesip kanını mı içecektik? Hayııııır.
Tabii ki böyle bir şey olmadı. Elinde kutsal zopasıyla yol alan Burcu ve bizler, bölümümüzün önüne geldik. Kutsal zopanın ‘nalet’i belki de çoktan üzerimize çökmüştü. Çünkü, hastanede, tam da o doğduğu sırada Çinçin’de oturan birinin de çocuğu doğup, o iki çocuğun karışıp, kendisini, annelerinin ona anlattığı gibi bilen lakin bizim, onun Çinçin’den geldiğini düşündüğümüz Burcu, kendinden geçmiş bir halde herkesi bir kutsama havası, herkese emir verme yetisi olduğunu düşünmekteydi. (come yourself Burcu) ve ilerleyen zamanlarda da sopası elinden düşmedi. Hatta bu sopayla Ayşe’ye çay aldırttı. Kutsallığı bozulmaması için de kimsenin dokunmasına izin vermedi. Ama herkes o sopaya yani kendi adıyla kutsal zopaya dokunmak istiyordu. Hepimiz hipnoz olmuş gibi Hande Yener kıvamında sopaya odaklanmıştık. Kutsal zopa, çoktan benliğimizi elimizden almıştı, üstelik bizden izin almamıştı.
İçtik çaylarımızı bir güzel (kesene bereket Ayşe). Duygu içmedi. Haha. Çünkü kutsal zopanın etkisi altına, bizden daha sonra gelmesi nedeniyle, bizden daha sonra girmişti. Mantıksal olarak da böyle olması gerekiyordu. Herkes aynı anda kutsal zopanın etkisi altına giremezdi.
Maykrobayoloji dersine girdiğimizde de, ders arasında da, analitik kimyada da elinden kutsal zopayı bırakmadı. Kimin elinde varlığını sürdürüyorsa, o kişinin bedenini sahipleniyor, beynine, kendi istekleri doğrultusunda kolayca hükmedebiliyordu. Zopanın kutsal olması, buydu. Bize kedi kestirtmeyecekti belki ama bedenlerimize ve benliğimize hakim olacaktı. Kurtulmanın yollarını aramalıydık. Ama nasıl yapardık? Hepimiz kutsal zopa karşısında eğiliyorduk. Boynumuz kıldan inceydi. O kadar inceydi ki kopabilirdi.
Kara atlı, kukuletalı düşmanlar kıymetlimizi bizden almaya çalıştılar. Kıymetlimiz. Kutsal zopamız. Kara atlı kukuletalıların kraliçesi Duygu oluvermişti. Henüz beden halini alamayan kraliçe, Duygunun bedenini kendisininmişçesine özgürce kullanıyordu. Emreee Emreee demesi bile yapmacıktı. Onun Duygu olmadığını sadece biz biliyorduk. Analitik kimya dersinde, onun Duygu olmadığı, kara atlı kukuletalı kraliçe olduğunu daha iyi anlamıştık. Kutsal zopanın kötülüğü, ona sahip olmak isteyen kara atlı kukuletalı kara kraliçenin kötülüğünün yanında solda sıfır (0) kalırdı.
Burcu haricinde kim kutsal zopaya dokunsa görünmez oluyor, zaman duruyordu. Burcu’nun kutsal zopa taşıyıcısı olduğunu o zaman anladık. Eğer kara atlı kukuletalı kara kraliçe kıymetlimizi bizden alırsa, işte o zaman karanlık galip gelecekti. Eğer bizde kalırsa, sadece biz mahvolacaktık. Dünya için kendimizi feda etmiştik.
Geri zekalı olduklarını düşündüğüm diğer bölüm insanları, bize teşekkür etmeliydi. Sizin hayatınızı biz kurtardık ulan.
Neyse aradan midıl ört savaşı falan geçti, ruhları falan topladık, savaşta diğer bölüm insanlarının bizlere yalvaran gözlerle bakması sonucu ‘kurtaralım lan bunları, insancıklar onlar da’ dedik, kurtarmış bulunduk işte. Kurtarmasa mıydık?
Kara atlı kukuletalı kara kraliçeyi yani Duygu’yu başımızdan def etmiştik. Kıymetlimiz, kutsal zopamız bize yardım etmişti. Olan Duygu’ya olmuştu tabii de olsun o kadar. (saygılar Duygu). Neyse olan oldu, kalan kaldı, giden gitti. Aslında kutsal zopanın kıdemi yapı kredi atm’sine gidince anlaşıldı. Zopa taşıyıcısı Burcu bir anda paraya boğulmuştu. Bildiğimiz üzere paralanmıştı. Hayat ne garip, inişler ve çıkışlarla dolu. Çulsuz olan çinçin Burcu, oluvermişti paralı. Burs işte insanı böyle değiştiriyordu. Para elimizin kiridir. Bunu otostop çekerken anladık. Cebi bursla dolan kutsal zopa taşıyıcısı Burcu, önümüzde duran ilk arabayla kıymetlimizi, kutsal zopamızı elinden bırakıvermişti. Biz de yolumuza devam ettik.
Acaba Burcu mu zopayı bırakmıştı, zopa mı onu? Bilemedim ben onu. Belki de ‘nalet’ artık üzerimizden kalkmıştı. Belki de kutsal zopa yeni kurbanlarını çoktan bulmuştu. Neyse.
Bildiğim bir şey var.
Ay nov yu lav mi.
İks oğ iks oğ.
Gossip boy.
paylaş:

yol, kamyon ve çocuklar

Yürüdüğüm yol değil. Hatırladım olmadığını, yol dediğin upuzun olur, yürü yürü bitmez. Göremezsin sonunu, caddelerde insanlar. Çakıl taşlarından kaldırımlar yaparsın kendine, durup bir saat alırsın köşe başındaki seyyar satıcıdan, parayı verirken elin titrer. Bakarsın zamanda nerdeyiz?
Elinde pamuk şekeri, ağzına burnuna bulaşmış bir kız çocuğu, saçları pamuk şekeri. Tutmuş annesinin elinden, sıkı sıkı kavramış parmaklarını. Kamyon geçer, tozu dumana katar, arkasından söversin kamyonun gelmişine geçmişine. Ne de güzel küfürler ederiz, ucu başkasına dokunan.
Yol değil ki bu. Yol dediğin ayağının altından kayar, düşersin. Sonsuzluğa açılır, balık kokusu gelir sonundan. Yok buralarda pek yol.
Elinde misket, hedefini vurur küçük çocuk. Paçaları dünden kalma çamur. Nerde annesi? Bir ton sopa atsın, eşek sudan gelinceye kadar. Kamyonlar geçer tozu dumana katar, çocuk gözlerini ovuşturur. Ağlar acıdan. Ne de güzel gözyaşlarıdır onlar.
Düştün mü etine batar toprağı, canını yakar. Yol değil ki bu. Yol dediğin zift kokar. Buram buram kırar burnunun direğini, bir de ölü yılan. Hangi kamyon ezdi seni ey yılan?
İki çocuk tutar iki ucundan yılanı, çekiştirirler de bırakmazlar.
Yürüdüğüm yol değil. Hatırladım. Yol dediğin yorar insanı, kusarsın yürümekten, başına güneş geçer, kavurur da kavurur. Yok burada öyle bir yol. Her adımında zift yapışır ayakkabına, uzar da uzar. Yakar ayağını, vücudunda ter yürür. Kamyon geçer o an, yapış yapış toz olursun. Nerde kaldı o yollar?
Yok! Bu yürüdüğüm yol değil. Yol dediğin yatak olur bedene, sardıkça sarmalar seni. Kolay değildir bitirmek, gittikçe gitmek istersin. Yol, sonunda bittiğini görememektir. Damarlarında buluşturur yol dediğin, caddelerinde seyri sefaya daldırır gözleri. Sarhoş eder anlamadan.
Yol dediğin bitmez, sonunu göremezsin. Her adımında göz pınarların kurur, dilin buruşur ağlamaktan. Sonunda O vardır. Her adımında bir adım daha yaklaşırsın O’na.
Ama yol dediğin sonunu göremediğindir.
paylaş:

kuzgun

Kalbi o kadar ağırdı ki doğar doğmaz annesinin canını almıştı, cinsel organdan çıkmak yerine karnı deşip geçerken. Bir canavarın dünyaya geldiğini düşünen baba sigarası sönmeden diğerini yakarken kanlı sıcak su dökülüverdi ebe kadının elinden, iki parmak arasındaki sigaraya tutunamayan küllerin üzerine. Parmak aralarında annesinin bağırsaklarını tutan, daha dünyanın yuvarlak olduğunu bile bilmeyen bebek gözünü şekli hakkında yorum yapamadığı bu dünyaya açtığında, başındaki bezi saçı üzerine sıkı sıkı sarmış, bir gözü diğerinden farklı kadını gördü, elleri kanlı.
İçeride nelerin döndüğüne bir anlam veremeyen babanın imdadına gökte süzülen yıldızlar yetişse de onun görecek ne gözü kalmıştı ne de içecek bir sigarası. Yanında sadece uçuşup sümüklerine yapışan sinekler bir de karısının yere dökülen suyunu yalayan komşunun köpeği vardı. Köpek hırlamaya başladığında tüm sinekler bir şeyden kormuşçasına uçuşuverdiler, kuyruğunu iki arka bacağının arasına sıkıştırıp kaçan köpeği kovalar gibi. Ebe kadın babanın yanına geldiğinde, elindeki çarşafın arasında bir gözü diğerinden farklı olan küçük bebek büyük kafasını çevirdi babasına doğru ebe kadının kucağında, tam da babası ebe kadının iki gözünün de aynı olduğunu görüp apış arasındaki aletinden sidiğini salınca. Babanın gözlerindeki şaşkınlık pantolonundan süzülen sıvıdan daha dikkat çekiciydi. Ortalıkta ne vızıldayan sinek ne de hırıldayan köpek vardı, yere dökülen kanlı sudan da kötü kötü kokular yükseliyordu.
Ebe kadının memeleri arasından nefes almaya çalışan bir gözü doğduğu anki gibi olmayan büyük kafalı küçük bebek ciğerlerini yakan havadan bir haber gülümseyip duruyordu bademciklerine kadar uzanan dilini devirerek. Koşarak kapıdan içeri girdiler, memeleri hoplayan bir gözüyle diğer gözü arasında fark olmayan ebe kadınla gözleri kadının gibi olmayan büyük kafalı küçük bebek. Kulaklarında memeleri hoplayan kadının kaburgalarını kırmayan çalışan kalbin sesi vardı.
Dilini devirerek gülmeye çalışan kafası kendisinden büyük olan bebek, ebe kadının kocasının kıyafetlerini yırtarcasına çıkardığını izledi tek gözüyle, diğer gözüne inen perdenin farkında olmadan. Ebe kadının kocasının aletine küçücük ellerini sürttüğünü, bütün gece boyunca yorulmadan inleyerek birbirlerinin üzerlerinde hopladıklarını ve bu olaydan sonra ilk üç gün kan işeyeceğini hatırlayacaktı yıllar sonra.
Yaşamı tek gözü ve kısmen çalışan aletiyle doğduğu gün onu evlat edinen ebe kadının yanında geçti o güne kadar. Ebe kadının sonradan azgınlaşmış kocasının öldüğü o gün, anne diye bildiği o kadın kocasının cansız bedenine dokunmasını istediğinde, arkasına bile bakmadı gören tek gözüyle. Çekip gitti. Vücudunda ona bahşedilen tüm uzuvları yavaş yavaş teker teker kaybedeceği aklının değil bir ucundan diğer hiçbir ucundan bile azıcık da olsa geçmemişti. Kader denilen kara sayfalara bıçakla kazılmış romanda o, sonu hayırlı vesilelere yorumlanmayan başkarakteri oynayacaktı.
Yazıktı ona, bilemedi doğduğu gün babasının ona ‘canavar’ dediğini, göremedi hiçbir zaman normal insanlar gibi yaşamı, annesine ‘anne’ diyemedi, mutluluk denilen hislerden en koyusunu çözemedi çözemediği hayatında, arkadaşlık kavramı ona hiç olmadığı kadar uzak, o karanlığa hiç olmadığı kadar yakın…
Sapkınlığımızın mükâfatı cehenneme bile gitmek istese de uzaklaşamadı bir an önce ayrılmak istediği dipsiz kuyudan, kör kütük sarhoş dünyadan.
Her dokunduğu eksik yaratılmışlara mutluluk getirirken, kendisini incitti bilerek, yaşadığı anlar kadar çok dokunuşta canını acıtan duygularla yaşamaya alıştı alışamasa da, incinmenin ayak bileğinde aşil’i oynadı dualardan sıkılıncaya kadar. Uzun uzun altını çizdi yarısına kadar yenmiş kirli tırnaklarıyla oturduğu yerlerde, kendini tanılayan toprak ananın yüzündeki endişenin. Ve kendine tahammül edemediği bir gün dokunuşlarının gerçek hediyelerini, temastan sonra körelen uzuvlarını tuttu. Doğduğu gün bademciklerine kadar uzanan dili bu sefer gülümsemek için devrilmedi ağzının içinde, adeta gırtlağını beraberinde sürükleyen bir parça gibiydi, kerpetendi. Kopan cinsel organından fışkıran kan kadar olmasa da en az onun kadar kan fışkırmıştı kulak zarının delinişinin sebebi çığlıklarla yırtılan boğazından. Yaşama tutunmak için annesinin karnından çıkan küçük bebeği ve ilk üç gün işenen kanı hatırladı buz misali donuklaşan benliğinin bir yanlarında. Babasının kan çanağı gözlerinin açılmışlığını gördü kâbuslarındakiler gibi. Yuvalarından fırlamaya çalışan yuvarlakların kendi gören tek özünün içine baktığı çivilendi kalbinin bir odacığına, sıkıştı kalbi avucunun içinde sıkışan cinsel organı gibi. Eli yavaş ve dikkatli yaşam filmini izleyemeyen soluk gözünün önüne gitti, kanlı parmaklarını toprağı oyar gibi soktu göz yuvasının içine. Geçmişine dair tüm hatıralarını kopardı vücudundan anlarda. Acı denen gerçeklik, kalbinden pompalanan kanla ulaşması gereken yerlere ulaştığında, yaşayan gözünden süzüldü beraberinde yaşla. Var olmuştu.
Tutunamayıp akan suların içinde sürüklenen yaprağa benzetti kendini, derenin içine girdiğinde. Elleri sadece kendisini iyileştiremiyordu. Dokunmak sadece onda çalışmıyordu anlaşılan. Anlaşılan kendisine dokunamıyordu diğerlerine donduğu gibi. Aksedildiğinde canavarlaşan bedeni akan suyun üzerine babasının geleceği gördüğünü düşündü çalışan beyniyle.
O kimdi ki? Adı neydi? Hafıza elinin arasından süzülen su misali akıverdi akan kanlarla beraber bedeninden. Ne kadar yaşardı daha?
O kimdi ki? Tanrının verdiği eksiklikleri o nasıl verebilirdi? Günahkâr mıydı? Değiş tokuş yapılır mıydı uzuvlar? O yapmamıştı. Ebe kadın öldüğünde cehennemin dibini boylayacaktı. Kırmızı, kan kırmızısı cehennemi. Ya da bize öğretilenlerin dışında mavi soğukluğu… Tanrı denen varlık onu da alsaydı yanına şu an, affedebilirdi O’nu.
Ormanın içine süzüldü, insanlardan uzak çok uzak bir yer aradı. Bacaklarından süzülen kana bakılırsa ne kadar yaşardı ki daha. Sadece bekledi. Bir gün, iki gün, üç gün… Ölmüyordu. Bedenini kasıp kavuran acı her geçen saniye daha da artıyordu. Acı dindiricisini bulmalıydı. Kalbini durdurmalıydı. Acıyı pompalayan o küçük şeyin canını almalıydı.
Kopardığı kol kalınlığında dal parçasını sivriltedurdu acılarının ona verdiği kuvvetle. Biteceği an için tanrıya şükretmekten başka çaresi var mıydı ki yaşadığı bu zamana kadarkilerle beraber. Bittiği takdirde O’nu affetmek yapacağı ilk iş olacaktı varsa eğer diğer yaşam. Kendisine verilmeyen ikinci şansı o tanrıya verecekti.
Sivri ucu gök kubbeye bakacak şekilde iyice soktu toprak ananın kalbine dal parçasını. ‘…ist’lerden birini seçti kendisine.
Şarap tadında kokunun arasında düşerken sivri dal parçasının üzerine benliğine kazınmış tüm acılar teker teker siliniverdi kendisine ‘kuzgun’ adını koyarken. Düşerken tüm denizkızlarının boğucu çığlıklarını hissetti teninde ve gardını aldığında hayata karşı sonu bilinmeyene doğru yolcuğun bu karamsarlıktan daha karanlık olmayacağını diledi son isteği üzerine. Huzur, istediği tek histi. Ne görmek, ne duymak, ne sevişmek, hiçbiri ama hiçbiri ona huzur kadar doyurucu gelmemişti. Düşmek… Kaburgaların kırılması, hiç olmadığı kadar açık görmek, huzurun bedene yayılması…
Semada bir kuzgun kanatlarını sonsuzluğa çırparken o çoktan tanrıyı affetmişti.
paylaş:

aynanın karşısındaki

Gülümseyen sineler arasında o anlam taşımayan suratıyla boşluğa bakıyordu ya da diğerlerine boşluğa bakıyor gibi görünüyordu. Çünkü solmuş göz renkleriyle ışık ona hiç gülmemişti bu yaşamda hiç merceğinden girmemiş, hiç kırılıp renk vermemişti hayatına.
O hiç görmemişti bankta öpüşen sevgilileri, hiç görmemişti trafik lambasının kırmızıdan yeşile döndüğünü, şahit olmamıştı gökkuşağına, hissedememişti diğerleri gibi su ışıltısını, gündüz onu çoktan terk etmişti, yaşamı gecelere mahkûmdu, zindan karanlığında gecelere…
Gökyüzündeki yıldızlar kaymıştı sonsuzluğa, güneş hiç doğmamış, ay yarılıp gitmişti boşlukta, sokak lambaları hep sönük, ses hiçbir şey ifade etmez…
Tavus kuşunun tüyleri yoluk, mum alevi ölü, Kız Kulesi onun için boğazda boğulmuş.
Renkler siyaha yenik…
İfadesiz gül bahçeleri, anlamsız su fıskiyeleri, onun için zifiri karanlıkta sesi ve kokusu olup başka bir şey yer etmeyen oluşlar.
Ve şimdi hayatında görmediği, zihninde canlandıramadığı, güzelliğini tartışılmaz hissettiği birine âşık o. Pır pır yüreğinden kırmızı bir kan geçerken, açık mavi göz renkleri, buğday renkli teni, kumral saçları sıcaklığını hissettirdi ona. Aynanın karşısındaki hiç görmediği birine aşık oldu o.
Hiç görmediği, hiç tanımadığı kendisine…
paylaş:

düşler

Tutsaklığın içinden yalnızlığa doğru yol alır düşler, sinesi yapış yapış, elleri tutmaz titrer hep. Her adımında geriye bakar, bıraktıklarına, pişman olur azcık, üzülür belki, dili acır, ağzında buruşukluk.
Kalır bir başına çıktığı macerada, etrafında insan sürüsü, görmez gözleri, hissetmez teni. Okşamaz yüzünü yalamaz rüzgâr, yağmur geçmez onun gittiği yoldan, ardında sırtı dönük şahıslar.
Kalkamaz yerinden istediğinde oturamaz, dalamaz rüyaya, göremez güzellikleri, elleri kavuşmaz birbirine, çamurun kokusunu alamaz.
Düşler içimizi yer, kemirir, bitirir adeta. Uçurur uçurumun kenarından ve çarpar insanı kayalığa, her yer kan.
Koşar sevinçlerin arkasından, zevkleri tadar dünyadaki bütün zevkleri, belki mutlu olur ama çoğu zaman hüsran.
Ölür belki, hissizleştirir kişiyi ama yok olmaz salgın hastalık gibi. Geçer ondan ona hepsine bulaştırır mikrobunu, panzehiri yoktur onun.
O, içimizde belki büyüttüğümüz belki çürüttüğümüz isteklerimizin yokluktan varlığa akışını sağlar fakat yol yakınken dönmek en büyük acıdır sahip olunan için.
Tutsaklığın içinden yalnızlığa doğru yol alır düşler ve bir gün elbet bir gün amacına ulaşır ve yalnız kalır.
Özgür ve yalnız…
paylaş:

orospunun namusu

Kurumuş döl kokularını bastırmak için sıkılmış ağır parfüm kokusu var karanlık ama bir o kadar da renkli ışıklarla aydınlatılmış küçük odanın içinde. Komodin ve bir yatak oldum olası, iki ayrılmaz arkadaş gibi yan yana hep, kimse ayırmamış onları Allah’a şükür! Aşıklar birbirlerine sanki, komodin sahibinin sütyen ve dantelli külotlarını saklıyor yıllardır. Zaten ona ait fazla bir mal varlığı yok, pek de çıkmaz odasından ama geleni gideni çok olur, hepsi erkek.
Yatak da her gece kimi zaman gündüz gıcırdar üzerinde tepinenleri ele verircesine. Çok şahit oldu zaten çılgın, ateşli dakikalara, dışarı taşmak isteyen bir o kadar da saniyelere.
Ama hiç gülmedi sahiden orospunun yüzü, bir kere bile olsun. Yapmacık gülücükler atar ona geceleri sahip olanlara. İnişli çıkışlı yatak zevklerinde istemediği azgın erkeklerin kıllı koyunlarında yaşar o. Hayatı bundan ibarettir. Üzerindekiler de ona yalnız birkaç dakika eşlik eder, sonra alıp başını gider.
Namusludur orospu! Namusludur aslında. Pek bilen yoktur, namusun onlar için gizem üçgeninde değil de ağızda, dudaklarda olduğunu.
Hiç kimseye değdirtmez dudaklarını. Belki düşünülmeyecek eylemler yaptırılır dudaklarıyla, ağzıyla lakin hiçbir zaman öpüşmez üzerindeki tepinenle.
Yüzündeki vadileri belli eder spot ışıklar, bir onlar yaşlandırır onu, bir de aşkları. ‘kocacığım’ der o adamlar ‘aşkım’ der.
Bütün olurlar gıcırdayan yatağın üzerinde birbirinin içine girip çıkarlar. İleri geri hareketlerle boşalırlar en sonunda ve hep yüzünü döner yalnızlığa, namusunu korur.
Gizem üçgeninde dolaşanlar da bilmez bunu sanarlar ki girdiğinde oraya kaybolmuştur, gitmiştir namus, yok olmuştur. Bacak arasındadır onların akılları beyinleri boştur. Onlar belden aşağısında namus arayanlardır.
Dışarıya çıkmaz pek orospu ve aralarında birbirlerine ‘oros’ derler. ‘-pu’nun onlar için itilmiş, kakılmış anlamı vardır. Yaşam boyu hayattan silinmiş.
Hiçbirinin namusu gitmemiştir, onlar, ayıplanmışlardır sadece. Tüm hünerlerini göstermeleri onlar için para demektir. Kimi vücudunu kullanır bunun için kimi tecrübesini.
Her karanlık geceye girdiklerinde, güneşi arzularlar gökte karanlığı boğup odalarını doldursun diye. Ve her yeni günde pencereler açılır, akıp gider vajinal kokular camdan, şehrin dumanlı havasına karışır.
Onlar için yeni bir sayfa açılmıştır, beyaz bir sayfa. Fakat kalem onların elinde değildir. Sahipleri gelip, onlar için ne yazacaklarsa durup beklerler onları. Acaba bu gece nasıl bir tat tadacaklar dilleriyle diye.
‘oros’ların da ilk aşkları olmuştur elbet. Dünya küçük bir bakarsın onlardan biri tanıdığıdır yıllar öncesinden, onu seçer ve işini halleder. Kalpleri pislikle doludur onların. Hiç kimse temizlemez çünkü. Onların elleri zaten zincirlidir her zaman. Yardım da dilemezler tanrıdan, hangi yüzle!
Kendilerini sergilemekten başka yeteneği olanlar vardır içlerinde belki. Oya yapanlar mesela. Ne için yapar onu. Kullansın diye mi? Belki gün gelir de atlı prensi onu bu bataklıktan kurtarır. Çok bekler!
Olaylı geceleri de vardır onların, ayda bir karakol ziyaretlerine giderler. Mavi-kırmızı ışıklar onlar için hiç mi hiç yabancı değildir. Asılmalar bile olur. Götünü elleyen polis memurları, elini tutup da sikine bastıranlar, yanağından bir makas alanlar. Onlar alışıktır bunlara, kafaya şapkadan başka bir şey takmazlar.
Ve yine gelirler ekmek teknelerine, kokusuna bile hasret kalırlar nezarethanede kaldıklarında. Hem en azından burası sıcaktır. Ve onları saran güçlü kollar gelir arada bir. Erkek denilen cinsten, sapına kadar. Bazıları ona gerçekten zevk yaşatır ve ardından gelen pişmanlık.
Dedik ya onların da aşkları vardır belki ve çalar onlar için teyplerde acı şarkılar. Hüzünlenirler, gözlerinden namusuna doğru iki damla gözyaşı süzülür, şarkıya eşlik eder gibi:
‘'dünyada yarden datlı var m’ola, var m’ola, var m’ola…’’
paylaş:

gemide

Güneş ay doğduğunda, deniz vuruverdi kıyıya. Yolcular, ellerinde şarap bardaklarıyla limanları gözler, gözleri geceyi içer adeta, gece onları içer. Gemi, denizin canını acıttığını bilmeden, kayıverir gökyüzünde, gökyüzü deniz olur, deniz ayna tutar gökyüzüne.
Dudaklarda yaşlanan sözler, ölümü bekler. Dudaklar şarap bardağını öper, kırmızı süzülüverir. Dudak boyaları boyar bardağı, bardak kırmızıya boyanır, gece siyaha.
Düşünceler masumlaşır gecenin altında, ne masum düşüncelerdir onlar.
Tokuşturulur göbeğinden bardaklar, ses denize çarpar, acı çeken denize. Ay ışığı yankılandıkça dalgalarda, dalgalar sevişir ayla, çocukları olur sudan. Masum düşünceler besler çocukları.
Dışarıdan yavaş görünse de süratle yol alır gemi, sesi çıkar kaptan istediğinde. Yunuslar eşlik eder bazen, bazen yunuslar ses çıkarır gemi sesini duyunca. Fırlasalar aya bile değeceklerdir, yakamozun sahibi aya. Ay ayna olur dünyaya, dünya ayla aydınlanır, yürekler yakamoz.
Gitarın sesi gelir kumsaldan gemiden yükselen sese karışıverir. Müzik sesten ibaret, deniz sudan ve aydan. Ses, deniz kokusunu taşıyan, esen rüzgarda dalgalanan, kızıla boyalı saçlardan geçip kulaklarda konaklar, eskir kulaklarda.
Altın güneşse, ay gümüştür.
Hünerlerini sergiler dans bilenler, adımları birbirine dolanır, gözler bakışlarda kaybolur. Parmaklar okşar sırtları, kollar göz alıcılığıyla savrulur havada, kıvrılıverir, avuç içi önde New York’a açılır bedenler.
Yunuslar gemi trafiğinin durmasını bekler, denizin ortasında kırmızı ışık yanıverir. Süratle yol alan gemi duramaz kırmızı ışıkta, yunusu yaralar ve geçer. Yaralanan yunusun bedduasıyla gemi, buz dağına çarpacağını bilmeden; yolcular öleceklerini bilmeden ilerlerler geminin içinde.
paylaş:

güçsüzüz

Bakışlarımız esrik, ruhlarımız mayhoş. Dilimizde muşmulamsı bir tat bırakan soğuk mu soğuk bir katı.
Parmak ucumuzla siliyoruz karşımızdaki sevgilimizi. Hiç düşünmeden yokluğunu, basit hayatımızda elimizin tersiyle itiyoruz gözlerimizin içtiğini. Varlığında mutlu muyuz ki yokluğunda üzülelim düşüncesiyle arkamızı dönüveriyoruz kolayca. Gözyaşlarımız göl, gözbebeklerimiz büyüyor karanlıkta. Uzaklarda arıyoruz aşkı, aşkı uzaklarda sonsuzda arıyoruz ki gözbebeklerimiz büyüyor. Ya da karanlığın içinde.
Bakışlarımız esrik, ruhlarımız mayhoş.
Anbean, günbegün gözbebeklerimiz, parmak ucumuzla siliverdiğimizi arıyor da nerde buluruz? Kendimiz uçurumun yanında, aranan uçurumun dibinde. Peki neden atlamıyoruz o’na doğru? Kelebek değiliz ki düşeriz, biliyoruz.
Esrik bakışların son durağına koyuyoruz, şehrin sokaklarının bittiği yere o’nu. O kim?
Hani silivermiştik o’nu, hani varlığında mutlu değildik, yokluğunda üzgün değil? Yalan mıymış, dünler gibi? Yarınlar bizim için sonda mıymış?
Anlıyoruz mayhoşluğumuzda, içtikçe dibini görüyoruz bardağın, tek arkadaşımız iki parmağımızın arasında tutup bitmesine izin verdiğimiz sigara oluyor. Bitirsek üzülürüz, bırakıp gitsek pişman. Nerdeyiz biz? Boşluğun hangi şehrinde?
İttik, sildik o’nu.
Peki neden tutamıyoruz göz pınarlarımızı, neden hâkim olamıyoruz ellerimizin titremesine? Zor mu?
Atlıyoruz.
Kelebek değiliz.
Çok yazık bize!
Kendi boşluğumuzda, kendi gözyaşlarımızla boğuluyoruz.
İlerisi çıkmaz sokaklar, denize çıkmayan…
paylaş:

Dünyada Bir Yerdeyim

sorular dönüyor aklımda, cevapsız anlamsız binlerce soru var belleğimi kavrayan, cevap bekleyen, anlam arayan... ölüme davetiye çıkarmış tüm sözlerim... ölüm ne ki, varolamamak mı artık? gülüyorum kendi iç sesime...
Varolabilmek haaa.. Söylesene nedir varolmak? şu dünyaya sonsuz acını verip yok olmaktan başka... Sahte dünyanın bir parçası olmaktan başka... Yani şu mutsuz ve sıradışı devinimin, kendi yarattığımız garip olgunun, düşşel bir yolculuğun anlamsız parçası olmaktan başka...
Biz adını koyuyoruz varlığın, biz yaşatıyoruz tüm düşleri. Adına "dünya" diyoruz, adına "varlık" diyoruz, adına "ölüm" diyoruz, adına "doğum" diyoruz. Her şeyi kendimizce şekillendiriyoruz. Bir vakitten sonra ise inanıyoruz gidişlere, kendi yalanımıza ortak oluyoruz. Oysa ki giden kafamızda bitirdiğimiz an gerçekten gitmiş oluyor...
Sesin geliyor kulaklarıma, hayalin geliyor gözlerime... Seninleyken sensiz olabilmek ne mümkün, seninleyken sensizliğin yalnızlığına dem vurmak... Buralardasın, kendi yarattığım kurgunun en güzel yerindesin... Düşlerin değiyor düşlerime...
paylaş:

Güneşi Tutmak

Aydınlığı aramak, koşar adım yürüdüğün yolların maviye çıktığı yerlerde ulaşmaya çalışmaktır on'a. saklandığın karanlıktan çıktığında yanıbaşında durur o. Yürüdüğün yolların ardından bıraktığın izlerde, seni sen yapan tüm değerlerde...
"Geldim" der; "yakını uzak eden yolları aştım da geldim..." Sığınırsın sıcaklığına bir anne şefkatinde, özgürlüğe süzülen kuşların kanadında o'nu izlersin. Hafif hafif mırıldandığın şarkıyı o'na armağan edersin. Bir güvercin ürkeklikliği sarmışken bedenini; "hep senin için" dersin, "bu koşturmalarım, bu isyanım senin için, sana ulaşmak adına..." O der ki "yorgunum, yoruldum..." O vakit gitmek düşer aklına, o'nu arayanların yanına götürmek istersin o'nu... Ve yelkovan kuşlarının peşi sıra düşersin yollara. Zamanı o'na katarsın o'nu zamana...
Anlarsın, o'nu aramak o'na ulaşmaya çalışmak değilmiş, sadece dikkatlice bakabilmekmiş gözlerine...
paylaş:

gece mor sever

En çarpıcı rengi sever gece hep. Kendine en iyi yakışanı… kendisini en iyi ifade eden, anlam yüklü en çok beğenilen rengi: moru.
Menekşenin zarifliği gibidir mor, sümbül gibi hoş kokar. Kırmızıyla mavinin muhteşem uyumu, kadınla erkeğin birleşimi gibi.
Gökyüzünün maviliğinin içine güneş katarken rengini batarken ufukta. Boyar, ikisini birlikte karıştırır eliyle, okşar onları. Sonsuzlukta kırmızının yakıcılığıyla mavinin rahatlığını buluşturur. Yavaş yavaş yok eder ifadelerini, onlara yeni anlamlar yükler. Artık onların ortak adı mor olmuştur.
Yanan mumun alt kısmıyla, derin suyun dibi gibidir aslında mor. Suyun içine bir tutam alev katmış gibi… ve duyulan ses gibi “cıss” sesi gibi.
Ya da şehrin ta kendisidir mavi, kırmızı da o şehrin kalbi. Renk cümbüşünün asilleridir onlar ve birleşirler geceleri, yaratırlar yeniyi.
İki bedenin tek vücut olduğu anda var olur geceleri mor. Kavurur her yeri. Biraz da serinletir, izleri yok eder, unutturur geçmişi. Acıyı zevke dönüştürür. Güzelle çirkinin ayrımına karışmaz, onları bir yapar. Umuda kapı açar, ışığı dışarı atar, karanlıkta görmeyi sağlar. Adımları yavaştır morun, sakindir. Açık kapı gördü mü girer hemen, kokusuzdur ama hissedilir.
Kadınla erkeğin birleştiği anda doruğa ulaşır mor, yerini bulur.
Onun defterinde aşk yoktur, o sahip olmayı işler eliyle, sahip olmayı…
Geçmez hemen etkisi, soluk soluğa koşulur onunla, hızlanılır, yavaşlanır, zorlar bedeni ulaşır sonunda, ulaşmak istediği yere en sonunda ulaşır.
Kaşık kaşık içirir şaraplar, ağızdan yavaş yavaş taşar sıvı ve boyundan süzülür, açık göğüsleri okşar, meme uçlarından iner aşağı. Kadınla erkeği sever mor, geceyi sever. Gece de onu sever. Her bir gecede yeni yeni vücutlarda dolaşır, onları yorar, yorduğu kadar da hazla doldurur.
İki bedeni kırmızı-mavi boyanın içine sokup çıkarır, boyar ilk önce, öldürür. Sonra dudaklardan üfler nefesini yeniden doğurur hayata, yeniden kalp atışlarını hissettirir.
Mor, geceleyin denize kan damlatmak gibidir. İçinde sahip olunduğu bedenden akan kan tuzlu suyla birleşir, sevişir ve onu oluşturur.
Orman havası gibi girdi mi bedene çıkmaz, yer bulur.
Mor, sevişen herkese sahip olur.
Herkes, sevişirken mora sahip olur.
Mor, hem sahip olur hem de sahip olunur.
paylaş:

çarli'nin melekleri

Telefonuma baktığımda saatin 1.30 olduğunu gördüm. NTV Bilim’den yürüttüğüm resim yandı söndü telefonun ekranında. Okuyanlar bilir, hani şu yüz nakliyle alakalı, ünlü portrelerden parçaların birleşmesiyle oluşmuş resim.
Odada yalnızım bu gece. Zaten sekiz kişilik odada iki kişiydik, diğer vatandaş İstanbul’a gidince yalnızlığımla beraber kalakaldım. Yurdun tam yanındaki halı sahadan sesler duyulur odamdan. Hiç anlamam gecenin bir vakti ne işi var bu insanların halı sahada. Futbol tutkuları ağır basıyor uykudan galiba.
‘gemide’ isimli bir yazı yazıyordum, saat 20.00 civarında. Bitiremedim. Filmle alakası yok, yayınlanırsa görürsünüz zaten. Neden tamamlayamadığımı da bilemiyorum açıkçası. Çok zor geldi. Kelimeleri bir türlü yerli yerine koyamadım. Her zaman olmuyor anlaşılan. Eskiden daha sık yazardım. Yaşlanınca böyle oluyor demek ki. Saçımın beyazlığını söylememe gerek yok zaten.
Gün çok çabuk geçti. Sağ olsun Burcu’nun ders kayıtlarını yapalım derken, sıcaktan bunalmış bir şekilde, gölge aradık her dakika. Çok normal, yaz okulu derdi, sıcak bunaltıcı bir hava, derslerin çakışması… ama ilginç olan, benim işlerimin çabucak hallolduğu, tamamıyla Burcu’nun dertleriyle uğraştığımız halde yorulan nedense Burcu. Sebebi de ata binmekmiş söylediğine göre ama ben gördüm, pek de beceremiyor. Şaka bir yana daha beş ders oldu at sevdası, olacak o kadar Burcu. Parkurlarda görürüz belki. Yine de kolumda çıkarttığı dört parmağının acısı fazlaydı. Her zaman eli ağırdır zaten. Sesleniyorum burcu sana, hatırlat bir ara geberteceğim seni.
Yazı yazarken sigara içme isteği doğuyor bende. Yazan arkadaşlar vardır. Bilirler, belki onlara da oluyordur. Bilimsel bir açıklaması var mı acaba?
Bir de geceleri çikolata gelir aklıma, yine geldi. Ama kantin kapalı ve stoklarımda çikolata yok. Stoklarım demişken daha yeni geldiğim için yurda hiçbir stok yok. Hatta bu gün markete gittiğim halde sabun almayı unutmuşum, ellerimi şampuanla yıkamak zorunda kaldım. Acıklı bir durum bence.
Çikolata deyince aklıma Ayşe geldi. Ayşe ve çikolata ayrılmaz ikili. Doğrusunu söylemek gerekirse, Ayşe ve yenilebilir her şey. Bu yüzden her zaman derim. Ayşe çok iyi bir tercih yapmışsın gıda mühendisliğini seçerek. Yanlış anlaşılmasın, aşçılık daha iyi olabilirdi. Ben ileride çalışacağı yerde gıdaların tadına bakabilirliliğinden söz ediyorum. Lezzet uzmanı Ayşe. Gıda mühendisliğiyle aşçılığı karıştırmayalım lütfen. Çikolata deyince ikinci olarak bahar aklıma geldi. İstanbul Teknik Üniversitesi’nin kızlarının bıyıklı olduğunu düşünenlere kapak olabilecek güzelliktedir kendisi. Mükemmel insan, kadim dostum.diyetleri meşhurdu onunda, hala meşhurdur. Çikolatalı, elmalı falan. Saygıyla anıyorum.-yaz okulunda başarılar Bahar- Bahar deyince Saniye de geldi aklıma doğal olarak. Lise hayatım geldi aslında. Güzel günlerdi diyorum sadece. Bizim Saniye ile garip zevklerimiz vardı, örneğin oturup otopsi izlerdik. Genetik istiyorduk öss’den önce. Görülüyor ki az çalışmışız-kapasiteden değil bakın, az çalışmaktan- ikimiz de gıda mühendisliğindeyiz. Tek farkla O, İTÜ’de ben Hacettepe’de.-Saniye bizi diskoya götür!-
Kitap okumayı düşünüyorum. Şu an hangi kitabı okuyorsunuz? Ben Yalancı Tanıklar Kahvesi-Vedat Türkali-ni okuyorum. Güzel bir kitap muhtemelen seversiniz. Bu kitaba da Edirne’den Ankara’ya gelirken otobüste başladım. Sardı bir süre sonra. Yüz yirmi sayfa okuduğumda artık şoför koltuğunun üzerindeki saati göremez olmuştum. Galiba artık gözlük kullanmanın vakti geldi. Bir numara miyoptum, iki oldum sanırım.
Ne garip düşünceler geliyor insanın aklına. Normalde olsa ancak hatırlatacak şeyler olduğunda hatırlarım. Lakin bu gece bunları yazdığımdan mıdır bilmiyorum geliverdiler aklıma. Atladım oradan oraya. Bakın oradan oraya atladım derken Sinem geldi aklıma. Yazdığım yazıların planlı yapıldığında daha hoş olacağını söyler durur. Aklıma gelenleri hemen yazdığımdan bağlantısı olmayan paragraflar alt alta gelir, aklıma üstte yazdığımdan bir şey geldiğinde bu sefer bağlantılı paragraflar farklı yerlerde olur. O da bunu savunur hep, beni de uyarır. Ben onu dinler miyim? Tartışılır ama bundan sonra daha dikkatli olacağım Sinem.-yaz okuluna bekliyoruz seni Sinem-kop baba hoş- Sinem deyince Merve akla gelir. Sinem’in oda arkadaşı bizim sınıf arkadaşımız. Onun da İTÜ’ye geçme ihtimali vardı. Allah’a bin şükür caydırdık. Dedik, böyle manyak bir grubu orada bulamazsın. Geçiş isteği olduğundan mıdır nedir 3,60 mı 3,70 mi ortalama yaparak da takdirimizi toplamıştır. Merve değil de başkası yapsaydı, of ne dedikodu yapardık.
Duygu var bir de. Madem anlattık o da kalmasın. Aslında iş Duygu’da. Bir yaş küçük olmasına rağmen bizce on yaş küçük. Dansçıdır aynı zamanda. Grubun maskotu denebilir. Bir de Emre vardır. Eniştemiz olur kendisi. Emre ikiye ayrılır: Duygu varken Emre, Duygu yokken Emre. Duygu varken tüm vatandaşların ağzından ‘Emreee’ çağırışı çıkar. Bir de Burcu’nun ‘Emre bana selam verdi, sana vermedi.’ Diye Duygu’yu kızdırması yok mu? Bitik bir durum. En küfürbazımızdır aynı zamanda. Bir de Sinem ile ikisinin tiki kızları taklit etmesi tartışılmaz en komik program olur yayınlansa. Duygu’nun bir diğer özelliği Asi dizisindeki Asi’nin kızını gebertme isteği. Çoğu zaman o kızın taklidini yapar ve şu sözleri söyler: ‘Ben salak olduğum için, annem bana kuzuyu görebilirsin ama bir ay sonra dedi.’ Ve boğazını tutar. Çünkü o kız Duygu oluvermiştir ve kendini öldürmeye çalışır.
Grupta bu kadar kızın olması, gıda mühendisliğindeki kız oranının %90 olmasından kaynaklanır ki bu da demek oluyor, inek oranı çok yüksek. Ama gruptaki kızlara bakıyoruz. Zehir gibi hepsi maşallah. Nerde parti orada onlar, nerde gezi orada onlar.
Toparlarsak grubumuz ben, Ayşe, Burcu, Sinem ve Merve’den oluşuyor bir de Duygu var tabii. Ama onu gruptan atıp Emre’yi alacağız bu gidişle. Dışlamak güzeldir.
Bu gruptakiler sigara içenler ve içmeyenler olarak ikiye ayrılır. Ben, Burcu, Duygu içen grup Merve, Ayşe, Sinem içmeyen. Bu yüzden çoğu zaman Beycafe’deyizdir. Beycafe’de sigara içilir. Merve, Ayşe ve Sinem’e buradan sevgiler.
Grubun en küfürbazı Duygu sonra Ayşe’dir. Ayşe beni öldürebilir ama öylesin Ayşe kabul et. Yenilebilir varlıklara en düşkün olan Ayşe. –güldüm burada Ayşe-
En sakinimiz Merve ve en çalışkanımızdır aynı zamanda. Örneğin sınavlar açıklanırken bizim notlar yerlerde sürünürken o yüksek alır ve bizden bir alkış kopar. Herkes bize dönüp ‘salak lan bunlar’ gibi bakarlar ama buradan herkese sesleniyorum. ‘hayatımda sizin kadar salaklarını görmedim’ üstüne alınan alınsın. Biz iyiyi grubumuzla. Notların yerlerde süründüğünü söyledim. Ayşe’nin zamanında matematik notunu söylemeden edemeyeceğim. İki. Bildiğimiz birden sonra gelen rakam var ya o işte. Ama bir ayrıntı var. Yirmi beş üzerinden iki. Çarpıyoruz dörtle oluyor sekiz. Tek haneli olan sekiz.-Ayşe’ye sevgiler-
Grubun anası Sinem. Sinem’e şaka yapılmaz, terliği kafanıza yersiniz. Severiz, sayarız. Dallas gibi hatundur. Entrikalar, ihtiras rüzgarları…ne isterseniz onda vardır.
Ben de Çarli oluyorum tabii ki. Bayanlar da meleklerim.
Saat 2.30. böyle işte dostlar. Bir gece 315 nolu odada, yalnız kalınca tabii, hatıralar, yaşananlar, dostlar akla geliyor. Hep güzeldi hayat, bundan sonra da güzel olsun. Anlar kaçıp gider, yakalayabilene helal olsun. ‘Carpe Diem!’
paylaş:

garda

Sonu belli olmayan bir gün daha dünya üzerine düşüverdi semadan, mavi bir gün. Yıpranmış kirpiklerinden süzülen yağmur damlalarıyla pas kokan rayların üzerinde seyre daldı yaşamları.
Devrilmiş bir sandalye, kırık üç bacağı yanında süzülüyordu, süzüldüğü gibi bavullar. Her dönen tekerleğin arasında kum taneleri bırakıveriyordu kendini kırk bir numara ayakkabı izi üzerine. Seslerini duydu kum taneleri, ta uzaklardan gelen kıvrımlı trenin.
Kravat bağlanıvermişti boyna, üzerine tıraş kolonyasının ağır kokusu çöküvermişti. Miş miydi yoksa yor muydu.
Dünyanın çizgilerini görebilmek için yükseldikçe yükselen tütün dumanı, ayrıldığı için üzülmüştü aslında. Genişlemişti bedeni, her adımda sarmıştı bedenleri, çiğerleri yalamıştı.
Yalama şekeri girip girip çıkıyordu bir kızın ağzına, ağzından. Dişlere çarptığında kırılıyordu, belki de ölüyordu.
Gün, oturmuş raylara, trenin içinden geçmesini bekliyordu. O mu geçseydi trenin içinden, tren mi geçseydi günün içinden? Zorlandı karar vermekte.
Etine kadar kesilmiş tırnaklar, acıyordu çocuğun elinde, çocuğun elleri acıyordu. Gerçi çocuğun gözleri de acıyordu.
Rayların ortasına kurulmuş beton yığını gar, ziyaretçileri için ikramlarda bulunuyordu, paralarını aldıkça. Parasız bir şey olunamayacağını aşılıyordu gelip geçen insanlara.
Donuk donuk bakan bakışlar, kimin neresini dikizliyordu?
Etek sarıvermişti kocaman bir götü, göt sarmalanmıştı kırmızı tarafından. Göt, göt olmaktan mutluydu.
İks harfi s ve e harflerinin yanına gelince azdıkça azıyordu. Abazan iks harfi.
Kolonya kokan kravat, kokmak istedi orospu kokusu. Neden kokmak istedi bilemiyordu. Ağzı bozulmuştu onun da, yazık sana kravat.
Çizgiler sevişse meridyenler doğmasaydı.
Ah be göt! Niye bu kadar büyüksün sanki? Deliğin olmuş kara delik.
Tren girdi günün içine, ‘ah’ çekti gün, ne ahtı o ama.
Güller vardı garda. Duruma sahiplenmişlerdi hemen. Durum vahimdi ne de olsa. Vahim durumları güller kurtarırdı.
Duvara çiviyi çakan çekiç, koca kafalıydı anlaşılan, her çaktığında tokluyordu beyni.
Paraglaflar girdi iç içe, gazete kağıdı kıvrıldı köşesinden, tırnaklar kanasa mıydı, bozuk ağızlar sussa mıydı? Bok koktu göt, göt kara delikleri yuttu. Kırmızı, yürü be kırmızı! Gir beyinlere, boya onları.
Yavaşladıkça durdu raylar, döndü tekerlek, zift kokusuna benziyordu osuruğu.
Neden? Neden nedene neden demişler? Nedenlerin nedenleri vardır belki. Gelse bu gece bize nedenler, oturup kahveye karışsa sohbet, kırk yıllık bir neden dinlesek.
Her bir bacak sütun, her bir bacak kıllı. Ayakkabılar, ayaklara kap olmaktan bıkmış, bindiler trene. Çuçufçu amca çufçufunu öttürdü, kamışlara süt yürüdü. Oturdu göt koltuğa, gözler seyre daldı semayı.
paylaş:

istasyonda insanlar

İstasyonda insanlar. Onlarca, yığın yığın. Ellerinde poşetler, valizler. Kalabalık içinde yalnız hissedenler, kimseyi gözü görmeyenler, kimse tarafından farkedilmeyenler, müzik dinleyenler, müzik sevmeyenler, insan sevmeyenler, siyaset bilmeyenler, okurlar, yazarlar,araştırmacılar, bir an önce yuvaya dönmenin heyecanını içinde büyütenler, büyümemişler, yetişkinler,paçaları çamur içindekiler, kızmışlar, küskünler, bir an olsun mutlu olduğunu hatırlayamayanlar, daima üzülmüşler, ot gibi yaşayanlar,gazete okuyanlar, gazeteciler, evinden kaçanlar, problemliler, problemlerini çözmüşler, öğrenciler, memurlar, para kaçıranlar, hortumcular, anneler, bebekler, düşmanlar, yazık etmişler, yazık olmuşlar, kötüler, iyiler,fikirlerini ağız kafesinden dökemeyenler, kovulmuşlar, komşular, sevgililer, sevgiliden yeni ayrılanlar, el ele tutuşanlar, sırt çevirmişler, kopya çekenler, fotoğraf çekenler, gar içindeki lokantada rakı içenler, şarap severler, iddaa oynayanlar, çekiliş çekenler, Ayşeler, Hüseyinler, siyah giyenler, beyaz giyenler, sağda duranlar, solda duramayanlar, solu sevenler, askere gidenler, ağlayanlar, hüzünlüler, beyinsizler, tuzlayıp beyin yiyenler, ingilizce öğrenenler, vizeden batırmış olanlar, diplomasını alıp iş arayanlar, üçüncü sayfadakiler, yıldızlar, venüsler, marslar… hepsi aynı istasyonda, pas kokan bu ıslak mekanda, şemsiyesi olanlar bu kahverengiliğe renk katıp, farklı şeyler düşünüp, bambaşka mekanlara yolculuk edecekler, yarınları olmayanların gözlerinde hissettiklerini beyinlerine son kez kazıyıp, oflayıp puflayanların soluk alışverişleriyle burunlarını kapatıp, farklı amaçlarla hareket edecek, ulaşmak için çıktıkları bu yolda, aynı tıngırtıya katlanıp, koridorlara çıkıp yasak olduğunu bildikleri halde sigara dumanını bu kalabalığın arasına salıp, yavaş yavaş hayatlarından bir anı daha tüketiverecekler. Parmak uçlarından saç teline kadar birbirinden tamamiyle farklı görünen, içlerinde farklı hayatlarını yaşayan bu insanlar, aynı yerde, dilim olarak zamanın aynı anında, aynı mermerlerin üzerinde, aynı havayı tenefüs ederek, aynı treni bekliyorlar. Gidecekleri yerler, gittiklerinde söyleyecekleri ilk heceler, gördükleri kişiler, hissettikleri, hissettirdikleri aynı kendileri gibi birbirinden farklı olacak.

Aynı dünya üzerinde yaşayıp farklılıklarını, bu dünya üzerinde kendi benlikleriyle yokluktan var edip, ölmek son düşündükleri oldukça, yaşayıp gitmek için…
paylaş:

elma

Zamanın birinde elma ağacı varmış, bulutların üzerinden kökleri dünyayı tutan. İyi ki varmış bu elma ağacı, yoksa düşermiş sonsuzluğa dünya. İnsanlar bilmezlermiş bu ağacı ama koca nineler anlatır da anlatırlarmış anbean bu ağacı torunlarına.
Gümüş çekirdekli hurmalar yetişirmiş bu elma ağacında. Muz kokarmış bu gümüş çekirdekli hurmalar, maymunlar gezermiş bu yüzden elma ağacında, dişlerinin arasında tutarlarmış maymunlar, gümüş çekirdekleri. Bu gümüş çekirdekleri satıvermişler bir gün kangurulara, kanguruların cepleri doluvermiş gümüşlerle. Her zıpladıklarında bir gümüş çekirdek düşüvermiş toprağa. Gümüş çekirdeğin düştüğü yerde bitivermiş bir elma ağacı. Bunların boyu daha kısaymış ama yavaş yavaş uzayacaklarmış.
Kısa boylu olanları kıskanan, hurmaları muz gibi kokan ağaç meyve vermiş en tepesinde. Bu meyve kıpkırmızı bir elmaymış. Yokmuş gümüş çekirdeği, kokusu da benzemezmiş muza. Bu meyveyi gören kısa boylu ağaçlar, fesatlıklarından kuruyuvermişler.
Ve bir gün apış arasında üzüm yaprağı olan bir maymun yiyivermiş elmayı. Tanrı da kesivermiş bu ağacın köklerini. Dünya boşluğa düşmüş.
paylaş:

-miş

Mini minnacıkmış elleri, elleri gibi varmış gözleri. Derin yeşilmiş bir gözü, diğeri maviye çalarmış biraz. Beş yaşında doğmuş, on beş yaşında ölmüş. Tüm yaşadıklarını bu on yılda sürdürmüş. Doğduğunda kelmiş, öldüğünde yere kadar saçı varmış. Bir varmış bir yokmuşlu dünyada yaşaya yaşaya on yıl yaşamış. İstememiş daha sonra ölmek, istememiş daha önce ölmek. Doğarken ayet okunmuş Kur’andan, ölürken de okunmuş.
Küçücük ayakları varmış, ölene kadar aynı ayakkabıyı giymiş, ölünce çıkarmışlar ayakkabılarını. Babası hiç yokmuş, annesi aslında bakireymiş. Abisi varmış, abisinin babası varmış, annesi bakireymiş.
-miş’li zamanda yaşamış hep, -di’li zamana hiç geçememiş. Hiç istememiş evlenmek, doğurmak bir bedeni hiç istememiş. On yaşında ağırlık merkezi değişmiş bedeninin, kan akmış bacak arasından, dünyayı kırmızıya boyamış ama kırmızıyı hiç sevmezmiş.
Annesi gömerken toprağa kırmızı güller serpmiş üzerine ve karnını tutmuş. Bakire anne beş sene sonra tekrar doğurmak için onu başlamış günleri saymaya. Bir, iki, üç, dört, …
paylaş:

pabuç

Gıbgri pabuç yavaş yavaş ilerledi kaldırım taşlarının üzerinde. Yorulup da durduğunda çözülüverdi ipleri. Beyazlığını yavaş yavaş yitiriyordu geçen zaman diliminde, biraz da kokuyordu içi.
Yağlıboya tablo çizdi fırça yardımıyla onu. Resme baktığında duvarda duran başka bir tabloya takılıverdi. Botlar hiç olmadığı kadar eskilikte parıl parıl ışıldıyordu çerçevenin içinde. Bot olsaydı keşke ama doğuvermişti gıbgri, ipli olarak. Ne çıkardı ki bundan sonra karşısına, eskiyip gidecekti tozlu yollarda. Yağmura bile dayanamıyordu. Altı kağıt olmasa da üşüyordu karlı havalarda.
Vitrine geçip bekledi. Hayatın vitrininde yepyeni bir sahip aradı. Ve buldu birini günler geçince, şıp diye uydu numarası sahibinin ayağına. Mutlu olmak için atıldı sokaklara…
paylaş:

otogar

Ve bir nefesle cana kavuşan bedenler, ayrılmak için beklerken hareket saatini otogarda, tüketiyorlardı bilmeden dakikaları, hiç umursamadıkları yaşamlarından. Müziğin senfonisine bırakanlardan kendisini, seyahat yastığı satanlara kadar binlerce bambaşka insan yük olmuştu, her otobüs geçişinde sarsılan otogar binasına. Aslında o, hiç sorgulamadan açıvermişti kapılarını, ısıtıvermişti vücutları. Özlem çekenlere son kez veda, sevdiklerinden ayrılanlara teselli için yıllardır vardı, bundan sonra da olacaktı.
Her on beş dakikada bir uyardı yolcuları, uyardı otobüs kaptanlarını. ‘Sigara içmek yasaktır.’ ‘Güvenliğiniz için aşti logolu taksilere binin.’ İşlem uyguladı hareket saatini geçiren otobüs kaptanlarına. Yıllar yılı süren eylemleri yıllarca sürecekti usanmadan. İnsanlar bıktıkça hayattan, o yine de vazgeçmeyecekti tekrarlamaktan.
Binlerce beden uğurladı, binlerce beden karşıladı durduğu yerde, ulaşmak istedikleri yerlere varmadan yolcular ilk onun havasını çekip bıraktı, onun çayını içti, onun simidini yedi, onun kitabını okudu. Bir kere de arkasına dönüp teşekkür etmedi kimse ama o hiç gücenmedi bu durum karşısında.
Yine de keşke teşekkür etselerdi…
paylaş:

oyuncaklar ve sahipler

Yönlendirilmiş hayatlar var. Yaşamın kıyısına kadar götürülüp, uçurumdan atlatılmaya mecbur bırakılmış, iki kişilikli hayatlar. Her bir yanı mızraklarla çevrili sarp kayalıkların ardına ulaşabilmek için çabalayan yıpratılmış hayatlar. Önüne tüm engeller bir oyunun içindeymişçesine sunulmuş ve bunların arasından yara almadan çıkmak mümkün değilken, nasıl olur, ben neden buradayım sorusunu insana her an sorduran bu oyunu kuranlar, ellerinde purolar oturmuşlar, çaylarını kahvelerini keyifle yudumlarken, oyunun tam ortasında kendini yalnız başına bulmuş yaşamlar, suya doğru hamle yaparlar gırtlaklarını ıslatabilmek için, bu susuzlukta, bu yoksullukta ağır ağır kendi ölümlerinin bir an önce gelmesini dileyerek, umutla bekleyenler, kopup gelenler bağırlarına taş basıp üşürler belki de bu ıssız ve soğuk oyunun ortasında, sırf baştakiler oynattıkları için onları ya da sadece yapacak bir şeyleri olmadığı için var olunana ayak uydururlar kendilerine yapılanlara başkaldırmadan, kendi hallerinden memnun…
Hayat nedir Allah aşkına? Hangi baba yiğit çıkıp da bana hayatın o sözlükte yazan anlamının dışında bir laftan söz edebilir? Ya da bana doğru olan hayatın tanımını yapabilir? Hayat, doğumdan ölüme kadar geçen zaman dilimi, dünya üzerinde geçirdiğin bitirdiğin bir parça süre midir? Nedir o zaman? Ben bilmiyorum, eminim hiç kimse bilmiyor. Önümüze sunulan adı ‘hayat’ bozuntusu olan, bir süre diliminden ibaret meşakkatlilik midir? Neden meşakkatlidir o zaman hayat, onu bu kadar zor duruma sokan kimdir, biz miyiz? Bir oyundan bahsetmiştik, ne oyunmuş babam. Ağır ağır çıkacaksın denmiş bu merdivenleri. Her şiirde bir zorluk, hayattan yılgınlık… Neden bu kadar kısa peki, gerçekten kısa mı? Elli yıl bu kadar kısa mı? On sekiz bin iki yüz altmış iki gün. Başla bakalım birden on sekiz bin iki yüz altmış ikiye kadar. Çok zor saymak, yıldırıcı. Aynı kendisi gibi…
Peki bu kadar zor, bu kadar yıldıran günlerde yaşananlar neden bu kadar değerli bu zaman diliminde? Kolera günlerinde aşk, isyan günlerinde aşk, ne aşklarmış bunlar tanrım, ne günlermiş bunlar. Acınası hayatların içinde anı unutup, ansızlıkta yokluktan var edilen aşkları yaşayanların, gözleri kapalı dinledikleri İstanbul, İstanbul’u dinlemek hem de gözler kapalı. Dışarıdaki olumsuzlukları, havada uçuşan kaldırım taşlarını görmeden, denizin sesinin oralarda bir yerlerde olduğunun bilincinde olmak, ellerinde sevgilinin elleri öylece saatlerce durmak…
Kimdir bu yaşamda bize bu hayatı yaşamayı zorunlu kılan? Kendimiz miyiz, kendimizden başkaları mı? Bu sorular belki de ulaşılması en güç, en zorlu, en yıldırıcı sorular, hayatı anlamaktan sonra.
İki kişiliklidir hayatlar demiştik. Öyle bir beden var ki iki kişilik içine sığabiliyor. Ne hacim be mi demek gerek, kişilikler mi çok zayıf? Kişiliklerin zayıf olması ne güç… Ya da buradaki kişilik sevgilidekinin teki mi ki, sığdırdım iki kalbi tek bedene densin. O mudur yoksa iki kişiliklilik. Değil benim dediğim. Benim dediğim, sözleri yeri gelindiğinde havalarda uçuşup sıkışıldığında susup oturanlar. Ne de dilleri büklüm büklümdür onların. Önlerine bir tas içinde sunulmuş oyuna kafalarını sokarlar köpekler gibi. Yönlendirilmişlerdir işte bunlar. Şerefsizliklerinin yanında iki tutam iki yüzlülük vardır aynı baştaki bize bu oyunları sunanlar gibi. Yazık onlara. Oyuncak bulamamışlardır çocukluklarında, bilyeleri üç parmağının arasına alıp atamamışlardır hedeflerine, çamurun içine düşmemişlerdir sırılsıklam havalarda, dizleri hiç kanamayanlardır onlar. Ellerine geçen insanları oyuncak gibi görüp, kendilerine eğlence kaynağı haline getirenlerdir. Yazıklar olsun onlara, yazıklar olsun onların ellerinde oyuncak olanlara. Hayat işte onlar için zor bizler için yıldırıcıdır aslında. Oyuncak çok dünya üzerinde, iki kollu, iki bacaklı, iki gözlü, beyinsizler çok. Önlerine atılmış ota, yeme koşup, kendilerini ezenler, etraflarına bakınamazlar çünkü göremezler görünen gerçekleri. Saldırırlar önüne gelene, baş gösterenleri zora sokup, yitirirler onları da kendilerini yitirdikleri gibi. Baştakilerin çok oyuncağı var ellerinin altında.
Baştakilere rağmen, baştakilerin oyuncaklarına rağmen, önümüze sunulan oyunlara rağmen hayat güzeldir diyebileni ayakta alkışlıyorum bakın. Ellerimin sesini duyabilen vardır umarım.
Benim kocaman bulduğum, başkalarının kısa bulduğu bu zaman dilimine bir sürü mum dikenler vardır, biri ben olurum, biri siz olursunuz belki. Önüne başını eğenleri dürtüklerseniz, en azından oyuncaklardan birini döndürebilirsiniz hayata. Bedenini ona bahşedebilirsiniz belki.
Tırnaklarınızı geçirdiğiniz hayatı başparmaklarınızın ucuyla silerseniz de tam silin derim. Her parmağınıza baktığınızda ardınızda bıraktığınız anılar gözünüzün önüne bir şimşek gibi çakıvermesin. Yaptınız mı tam yapın, yapamayacaksanız hiç bulaşmayın.
Evet, şimdi yaslanın arkanıza ve dinleyin yaşadığınız şehrin size bağırışını. Ne güzeldir şehri dinlemek, gözlerimiz kapalı. Her ne kadar oyuncakların o cızırtılı sesini duysanız da ağaçların hışırtısını içine yükleyip, yağan yağmurdan üstü başı ıslanmış rüzgârın kulaktaki o uğultusunu beyinde fark edebilmek, ne oyuncakların sesini ne de hayatın zorluklarının sesini başımızda yer etmesini engelleyerek, o duruluğu duymamıza sebep olacak, içimizde mutluluk denen varlığın oluşunu görmemizi sağlayacak.
Hadi bakalım alalım elimize kahveleri, tüttürelim sarma tütünleri, izleyelim hayattaki olan biteni, seyre dalıp uyuyakalalım. Uyanana kadar unutalım her şeyi…
paylaş:

dişinin senfonisi

Yeteneği sönen şairimiz bu gün de bir yaprak solutmuştu benliğinden. Gitgide tükenen ilhamı için dilek dilemekten başka çaresi kalmamıştı perilerden.
Sesler gelirken köpüren sulardan, kulaklarını tıkar oldu şairimiz, acıdı kendine bilmeden, kendi artık o değildi.
Sesler sanki keman gibiydi, her teline dokunuluşunda vücudunu çizen periler vardı, tüyleri köpük köpük denize bulaşmış üzerine akan. Sanki çamur olacakmış gibi kumları vardı aralarda ve deniz kabukları, içlerinde denizin sesi duyulan. Yaladılar akıttıkları kanları içtiler, göğüslerinden süzüldü göbek deliğine doldu kanlar ve sese karıştılar, denizin köpük köpük sesine. Gaydalarda sıra… Her kıvrımında suyun, belirdiler. Uçları göründü, her üflendiğinde sesle kumlar fışkırdı yüzüne şairin. Hepsini sürdüler bedenlerine periler, çamur olmadan aldılar üzerinden şairin. Çekildi küp küp mavi su geriye, belirdi gaydaların altında çürümüş kokulu bir gemi. Akan sular durdu, ayaklandılar sanki birden kaçtılar. Gaydalar sustu kemanlardaydı sıra.
İleri geri gidip gelirken periler uzaklaşmaya başladılar geri doğru, saçları yerde sürünerek, yüzlerinde kum, tüylerinde deniz kabukları, içlerinde deniz sesleri.
Güneş çıkmış gibi kuruyuverdi ortada duran gemi. Kokusu geliyordu yıllanmış tahtaların ve üzerinde kalan balıkların. Onlar da eridi ardından gömüldü geminin içine.
Periler saçlarını arkaya doğru savurdular saçılan kumlarla ve açtılar ağızlarını ve sesler yükseldi kulakları sağır eden. Sanki acı çekiyorlardı.
Karardı gökyüzü aydan başka hiçbir şey yoktu yukarılarda, tanrı yoktu. Işıklar geldi gemiden, periler sustu. Kanatları uçuştu esen rüzgârda, çıplak kaldılar, saçları tel tel yandı.
Göründü kanatlı bir şey geminin içinde, yavaş yavaş yaklaştı ona doğru. Boyu onun iki katıydı, kanatlarını ihtişamlı bir tavus kuşu gibi açmıştı, saçları yıllanmış tahtaları süpürüyordu ve göğüsleri vardı. O bir dişiydi. Çıplaklığı gözlerini yaladı şairin, hiç böyle güzel bir varlık görmemişti.
Geri doğru sendeledi şair, üzerine geldikçe dişi. Ve dişi elini uzattı şaire. Elini tuttu korkarak şairimiz, ilerledi onunla birlikte, durulan suda yüzen gemiye doğru, balıkların kokusunu duydu.
Gaydalar sırasını çoktan almışlardı bu eşlikte, çığlıklar attılar arkalarında kalan periler, birbirlerini yaladılar durmadan, elleriyle oynaştılar, ağızlarından aktı emdikleri kanlar, çıldırdılar.
Arkasına bile bakmadı şair, eli elinde dişinin.
Geminin içine girdiklerinde, sustu gaydalar ve onları çalan siyahlara gömülü cüceler. Kırmızı döşekler vardı yerde, kenarları deniz kabuğu işlemeli. Burası onun şimdiye kadar görmediği güzellikteydi ve gözleri hiç kapanmıyordu bu görsellik karşısında. Rüyada olmadığını çok iyi biliyordu.
Kanatları arkasında dişi, yavaş yavaş götürürken onu ortaya, herkes eğildi karşılarında. O neydi? Bunu istese de hiç öğrenemeyecekti. Belki de ilhamı için gereken bir periydi. Ama onun o olmadığını çok iyi biliyordu. Ve hareket etti gemi, kıyıda kumlar bıraktı ve çıldırmış perileri.
Ve gittikçe gömüldü gemi maviliğe içeriye sular doldu, soğuk. Kanatlarını çırptı dişi, bıraktı onu suyun içinde. Şair boğulacağını düşündü. Sanki suyun içinde değildi fakat her şey pasifleşmişti ve soluk aldıkça ciğerlerine dolan su acıtıyordu bedenini.
‘Yaz’ dedi dişi, benim için bir şeyler yaz. Anlayamadı denenleri şair, sesini ilk kez duyuyordu dişinin. Hayranlığı katlandı kulaklarından geçen sesle. Cüceler tüy getirdiler kanatlarından koparıp.
Şair elini kontrol edemeden izledi. Oturduğu zemine çiziktirdi tüyle cümleleri. Her atışında perilerin çığlıklarını duydu, çiziklerden gelen ışıkla. Ne kendine inanabiliyordu ne de bu olanlara.
Ve bitirdi şiirini anlayamadığı kelimelerle. Yazdıkları sadece çiziklerden ibaretti ama yavaş yavaş çekildi bedeninden mavilikler, memnun olduğunu bildirir gibi. Nefes aldı önce, gırtlağını tuttu, yaşıyordu.
Ve sesini duydu dişinin gaydaların eşliğinde. Hiç böyle bir şey yaratacağını düşünmemişti. Perilerin çığlıklarını bastırdı dişinin sesi kulakları delip geçerek.
Gaydalar hiç susmamak için başladılar senfonilerine…
paylaş:

büyüyebilmek

ne güzel şeydir büyüyebilmek yarabbim. misketlere bakıp içindekilerin nasıl içeriye girdiğini artık keşfedebilmek. sandalyeye binmeden dolaplara ulaşabilmek. arkadaşlarınla vakit geçirdiğinde bir başka eğlenebilmek.
yaşasın kardeşler! büyüdüm ben diyebilmek ne güzel ne içten bir şeydir. mutluluk içten gelen mutluluk... insanlara bir başka açıdan bakıp, farklı yönlerini keşfetmek ne sıcak bir şeydir.
insanın boyunun uzaması, kilosunun artması, yuppi kardeşler!
kocaman dünyaya kollarını kocaman dünya kadar kocaman açabilmek, parmaklarının ulaştığı son noktaya kadar uzanıp ordakine dokunabilmek, sevilmek,sevmek ne güzel bir şeydir.
herkes büyüsün! korkmasın kimse büyümekten, sarkmaktan, eğilmekten, düşmekten...
dizlerime baktığımda kan görmek, ağlamak artık geride kaldı diyebilmek...
büyümek, büyüyebilmek...
paylaş:

ben de yaparım, ben de yazarım

Neden yapamayayım? Benim de iki elim iki burun deliğim yok mu? Ben de yaparım, ben de yazarım. İnsan olmak o kadar güç mü? Sahiden mi? Gerçekten mi? Ben yaparım. Olurum insan ama nasıl insan? Ne insanlar var. Onlar gerçekten insan mı? Utandım bak. Olmaz onlar insan. Yazık o zaman ben insan olmayayım, havyam olmak daha güzel.
Neden yazamayayım? Benim de kırk parmağım yok mu? Ben de yaparım, ben de yazarım. Yazar o kadar güç mü? Yazık o zaman yazarlara. Kendilerini sırf beğendirmek için mi yazarlar yazarlar. Yazık onlara, çok yazık. İçlerinden gelenleri kağıda dökmek bu kadar mı güç. Bence değil. Ne diyorsunuz, gerçekten mi? Yasaklananlar mı var? Bak ben bilmiyordum. Neden yasaklanmışlar, düşünce suçlusu? O nasıl oluyor? Ben de olayım. Neden olamayayım? Ben de yaparım, ben de yazarım.
Benim fırçam yok mu, ben de olurum ressam sanatçı. Neden? Bak bunu hiç bilmiyordum. Ayıp diye mi? Olmayayım o zaman, ama çok isterdim gördüklerimi çizmek, bombaları çizmek, fuhuşu çizmek, olmaz mı neden? Ben de yaparım, ben de yazarım?
Ben, ben olmak isterim, özüm olarak ben? Neden olamıyormuşum? Benim de beynim, benim de aklım var. İnsanın kendisi olmak o kadar mı zor? Ne kadar? Yazık o zaman bana. Ben, ben olamıyorsam siz olayım. Olmaz mı? Olur neden olmasın? Baksanıza kendinize, benden ne farkınız var. Sizin de iki gözünüz, sizin de ayaklarınız var. Nedenmiş? Olurum ya siz olmak neden korkutucuymuş? Yazık o zaman size.
E, ben ne olayım? Kurt mu olayım, kuzu mu; yazar mı olayım, çizer mi; ben mi olayım, siz mi? Yok ben siz olamam, insan olamam, ölü olamam. Peki ben ne olayım?
İnsan olmak dediniz de, güç dediniz. Siz insan mısınız? Biriniz sağda biriniz solda. Hangisi insan? Yazar dedik olmadı. Hangisi yazar siz mi? Neden? Siz karşı mısınız her şeye? Birbirinize karşıysanız siz nasıl yazarsınız? Hayvan olamazsın dediniz? Sizin gibi mi? Evet ben sizin gibi olamam!
Belki insan olurum. En zorunu seçtim belki ama istediğimde istediğimi yer istediğimde istediğimi içerim. Özgür düşünür, özgür yazarım. Kimseye kendimi ispatlama çabası gütmeden sadece insan olurum, ne sağ olurum ne sol olurum, ne de sizin gibi. Yazık size. Evet ben de yaparım, ben de yazarım ama sizin gibi olamam.
paylaş: