bir katilin ölümü

Öldürdüğüm herkes için tek tek odunlarımı sayacağım cehennemde. Her biri için bir tane atacağım ateşime ve kor oldukça bir yenisini daha. Adı ölüme bu kadar yakışan ben bile ölüm aklıma gelince korkusundan uyuyamıyorum.

Üç geceden beri hissizim, kulaklarımda garip bir çınlama. Her defasında öldürdüğüm kişilerin çığlıklarıyla uyanıyorum yattığım yerden. Ayaklarıma buz çekilmiş gibi avuçlarımla ısıtmaya çalışıyorum parmaklarımı, faydasını gösterene kadar da yorganın içinde soluk alıyorum. Ortalık karanlıktan çok, soğuk, dizlerim karnımda, ayaklarımı ovuşturuyorum, sanki bana dokunuyorlarmış gibi geliyor, arkamı döndüğümde küçücük bir bedenle karşılaşacakmışım gibi, tüylerim dikiliyor. Kalp atışlarımı kontrol edemiyorum bazen, hemen önümden geçiyormuşlar, beni fark ettiklerinde durup bana gülüyormuşlar hissine kapılıyorum.

Çoğu zaman da kulağıma ölürkenki çığlıkları atıyorlar. Gırtlaklarındaki yırtılmanın sesini duyuyorum adeta. Kan fışkırması, can çekiş. Sıvının etten ayrılırkenki o ses ve boğaz boşluğuna kanın dolması, köpürmesi.

Gerici bir düşünce çemberinin içindeyim ve her saniye birileri çemberin içine giriyor. Her anım dalıyor. Her yanım seslerin hükümdarlığında. Kulaklarım, bıraksam düşecek, beynimde bir zonklama. Her defasında daha şiddetli bir ses var arkamda, kulak mememde soluklarını hissediyorum. Sokak lambasının pencereme yansımasıyla gölgeler meydana geliyor. Korkuyorum.

Kendilerini unutturmamak için ellerinden geleni yapıyorlar. Göz kapaklarım ağırlaşıyor git gide. Boynumu tutamaz oluyorum. Bir sandalyenin üzerinde oturur vaziyette buluyorum kendimi. Göz rengim koyulaşıyor git gide. Kulaklarımdaki sesler tanrılaşıyorlar birden. Öfkelerini benim üzerime kusuyorlar. Beynimde bir köpürme. Avuç içime alsam patlayacakmış gibi bir hisse kapılıyorum. Kafatasım basınç uyguluyor, çatlayacak diye korkuyorum.

Sandalyenin üzerinden üzerime yukarılardan ışık huzmeleri dökülüyor. Masanın üzerinde toz partikülleri ve bir bıçak. Elime aldığımda yansımamı görüyorum. Beyni boşalmış, göz çukurlarında mavilik. Uyku beni çoktan terk etti.

Bazen uzun uzun düşünüyorum. Milyon tane haber gördüm gazetelerde, hepsi benimle alakalı ve hepsi benden alakasız. Yazılan hiçbir şeye bürünemedim, bedenimi o hizaya sokamadım yıllardır. Ben sadece ben oldum. Durup durup başka şeyler uydurdular benim için. Öldürme gerekçemi sundular boş beyinlere. Ve arkasından gittiler yıllarca kendi savlarının. Ben, bir defalığına bile olsun neden öldürdüğümü sormazken kendime, onlar milyon defa bu soruyu soradurdular. Hala da soruyorlar ve ben kendimde hiçbir cevap bulamıyorum. Keyiften diyelim olsun bitsin. Şimdi onlar musallat oldular beynime, hani çıkmak da bilmiyorlar oradan. Yakadurmuşum tüm anlarımı, geriye koşan kangurulara benzetiyorum kendimi, her dakikam sarpa sarıyor, kendimden vazgeçmiş benliğim bulanıklaşıyor yüzeylerde, sadece ben olduğumun farkına varmadan kafamdakileri boşaltma çabası içerisindeyim yapamayacağımı bildiğim halde ve ben kötüyüm ve ben deliyim ve ben kahramanım ve ben suçluyum ve ben ölecek olanım.

Sesler. Beni rahatsız ediyorlar. Normal insanın duyduğundan fazlasını duyuyorum, kalp atışları hemen yanımda, gitmek-bitmek bilmeyen saniyelerin saliselerinden dem vuruyorum, gözlerim kapanınca koyulaşıveriyor her defasında dünya, kan kokusu midemi bulandırıyor. Utanmadan, sıkılmadan, pişmanlık duymadan öldürdüm onları. Kanlarının bedenlerinden çıkışını izledim, elime verdiği kayganlıkta sarhoş oldum, kırmızılığını gözbebeklerimde hissettim ve beynime resimler çizdim kırmızılığından, koyuluğundan. Her defasında yeni yeni sesler keşfettim farklı bedenlerde ve her defasında farklı yalvarmalar. Kim bilirdi ki yolumu bulacaklarını.

Ellerini sırtıma dokundurup çekiyorlar, her irkilmemde daha da mutlu oluyorlar, bedenlerinden fışkıran kan gibi her seferinde içlerinde kalmış nefreti suratıma kusuyorlar.

Pişmanlık denen kavramın ne anlama geldiğini hala öğrenemeyen ben, korkularımdan karanlığın asaletini unutur oldum, oysa siyah en sevdiğim renkti.

Nefes alışları ürkütüyor, geceleri bağıran baykuşlardan farksız, tükendiğimi gördükçe daha da yaklaşıyorlar, kendimi kaybediyorum.

Yansımamın aksedildiği bıçağa bakıyorum. Sesler artık ölümüme sebep olacak. Kulaklarımı tıkıyorum, faydasız. Göbek deliğimden bağırsaklarım akacakmış gibi hissediyorum. Yardım edecek birileri olsa ne olurdu diye de merak ediyorum. Bu kadar caniliğin arasında çığlıklara karışırdı onlar da. Kulağımı tutuyorum. Metalin kıkırdağa sürtme sesi ve kesilme sesini diğer kulağımda bile hissederken kesilen kulağımdaki acının etkisiyle çığlıklarımı dolduruyorum odaya diğerlerinin çığlıkları yok olana kadar. Saklanmışlar kuytu köşeye, hamam böceklerinden farksızlar. Daha neler yapabileceğimin farkına varmadıklarından gidip gidip geliyorlar beynime. Uğrak noktalarından biri seçilmiş gibi beynim, sulanmaya yüz tutmuş, kendi ağırlığını taşımayan kafamın içinde sıkışmış gibi patlamaya hazır bekliyor.

Bedenimden süzülen yapışkan kana baktıkça öldürdüğüm bedenlerin ten renkleri geliyor aklıma. Ve tenlerinde kanın ulaşılması güç renkleri. Sussalar, nefeslerine bile karışırdı çığlıklarım. Diğer kulağımı da kesiyorum. Tüm sesler matlaşıyor. Yerimden kalkıyorum. Elimden düşen bıçağın zemine çarpma sesi gibi bir şey duymuyorum, adımlarımın sesini, kalbimi duyamıyorum. Ortalıkta boşlukta gibi hissediyorum kendimi. Boynumdan şah damarımın üzerinde kan toplanmış, her kalp atışımda inip inip kalkıyor.

Aynanın karşısında bedenimi ve bedenimi bulayan kanın ritmine bakıyorum. Uyum içinde kıvrılan yolcukları görüyorum. Yavaş yavaş ayak bileklerime ulaşan kanın ahengiyle kendimden geçiyorum. Uzaklarda bir şeyler var. Bana yaklaştıklarını hissediyorum. Duymaya çalışıyorum ama olmuyor. Her denememde sanki daha çok kanıyor hissene kapılıyorum. Vaktin uzamasını yaşıyorum âdete ve kendi ölümümü izliyorum aynanın karşısında. Tam öbür tarafta soluk benizli uzun saçlı insanları görüyorum. Boyunlarından aşağıya süzülen kan ilk günkünden farksız. Aynı kırmızılık, aynı parlaklık ve aynı akışkanlık. Beynimin duraklamasından öte bir şey.

Uzun tırnaklı ellerini uzatıyorlar bana doğru. Acınacak gibi bir halim varmış gibi yüzümü okşuyorlar. Kulaklarımdan akan kanı suratıma bulaştırıyorlar. Bilmeden, şefkat denen kavramı azıcık da olsa alabiliyorum. Parmaklarını kulak boşluğumdan içeri soktuklarında dayanılmaz bir acıyla çığlık atıyorum ama nafile. Her denememde farklı bir barikat geçiyormuş gibi karşıma, sesin beni tek ettiğini anlıyorum. Beni aynanın diğer tarafına çekiyorlar.

Ben, hiç olmadığım kadar benim. Farksızım. Ölüyüm. 


fotoğraf buradan.
paylaş:

kalmak için fesleğen


Bir tür fesleğen manyaklığından öte gidemiyor hayatımız. Boşa geçirilen onca vakitten sonra elde tutulur bir şeylerin olmayışı kaderimizi seçemememizden kaynaklanıyor belki. Kimi valizini toplayıp gitmek istiyor buralardan, kimi kendine inat sıcaklarla yüzleşmek. Harcanan yarınların doygunluğunda dünden kısa zamanların yok oluşu, beynimizi yiyip bitiren dertlerin başta geleni.
Dertler var, evet. Fesleğene dokunan kırmızı ojeli tırnakların sahipleri eller var bir de. Korkup da yüzüne bile bakamadığım bir kız, önümde oturan. Sağ bacağını sol bacağının üzerine atmış, beyaz tenli, hayatından vazgeçmiş. Dışlanmış duygularına yenik, bir ömür bulutlu bakışlara sahip.
Oturmuşum balkonlardan birine, o ağacın nasıl bu kadar yaprağa sahip olduğunu düşünüyorum. Tek dert bu şu an. Aklımdan gerisini atıverdim, sanki bir an sonra geri gelmeyeceklermiş gibi. Aylar önce kupkuruydu, bahara yenik düşenlerden biri o da.
Yüzüne baksam dudaklarında narçiçeği renginde ruj olacak muhtemelen ve lekeli bir izmarit bulunacak siyah renkli porselen tablanın içinde. Gözleri milyonlarca yeşil yaprağa inat gene yeşil olacak. Korkmadan bakabilsem suratına yanındaki sandalyeyi itip oturmamı söyleyecek. Tahtanın üzerine düşen kemik zarların çıkardığı sesle havada süzülerek ve kafamdaki bütün dertleri hatırlayarak oturacağım yanına. Koyu bir sohbet başlayacak anlamadan, gideceğini söyleyecek, bu hayattan kaçmak istediğini ve çoğu zaman da sustuğunu. Ben, neden bu kadar sessiz kaldığını soracağım, bir tane sigara yakacak ve ciğerlerini dumanla doldururken dudaklarının girdiği şekle bakacağım. Gelecek zamanlarda hikâyelere karışacağız, zaman su gibi akıp gidecek tortuları toplayarak. Ellerindeki fesleğen kokusunu bile duyacağım uzaklardan.
Hep geriye ittiğimiz hayatımızdan uzaklaşma ihtimalimizi sorguluyorum, yüzünü bile görmediğim birine bakarak. İncecik parmaklarını fesleğene daldırırken bir gülümseme yerleşiyor suratıma. Elinden tutup Karanfil Sokak’ında insanlara çarparak koşasım geliyor. Mutluluğumu keşfediyorum o an. Küçücük oluşlarla, kırıntı kadar yer ettiğim şu dünyada, kocaman dertlerimi unutup, sadece kendi varlığımın değerini anlayarak gülümseyebildiğimin farkına varıyorum.
Ben de gitmek istiyorum, korkumu yenip yanına otursam muhtemelen o da isteyecek. Gitmek. Bırakmanın, vazgeçmenin, yenilginin diğer adı oluveriyor düşününce. Ve bir de dalga geçen bakışlar var yüzüme doğru hareket etmeyi bekleyen. Elimle siper ediyorum. Acınacak halim yok. Oturmuşum balkonun birine, o ağacın nasıl bu kadar yeşillenebildiğini düşünüyorum. Küçücük hayaller kurmak acınacak bir durumsa gelin atın beni balkondan uçabildiğimi göstereyim. Ölebilirim, aksini iddia etmiyorum. Söyleyeceğim şu ki, ben gitmeden de mutlu olabiliyorum, siz kendi derdinize yanın.
paylaş:

gitmek


Çok çok uzun süredir istememiştim bunu... Telefonumu bile yanıma almadan, 2 tişört, 1 şort, her ihtimale karşı yanına bir bikini, birkaç yedek iç çamaşırı bir de diş fırçamdan oluşan bir çantayı sırtıma atıp koşarak gitmek bildiğim, tanıdığım yerlerden. Daha önce hiç görmediğim sokaklar görmek, gördüğüm yeni yüzleri ise hatırlamayı bırak algılamaya tenezzül etmediğim bir yerlerde gezinmekti istediğim. Nasıl göründüğümü de umursamadan sadece öyle zamanın geçmesini beklemek tanımadığım yerlerde. Tek kişilik yemeğimi hazırlamak için marketten aldıklarımla eve dönerken farkında olmadan düşündüğüm şey buydu.
Deniz görmek istemiştim biraz, biraz yalnız kalmak. Daha önce hiç karşılaşmadığım manzaralarla karşılaşmak ki eskilere aklım gitmesin. Geçmişim olmasın, hatırlamayayım hatırlanmaması gereken zamanları. Bütün sorumluluklarımı unutayım, uzak olayım her şeyden. Tek bağım sırt çantam, önemsediğim tek şey dayanamadığım güneşi uzakta tutan gözlüğüm olsun bir de kendimi dış dünyadan soyutlamamın vazgeçilmez parçası olan müzik çalarım.
Uyandığım saat, uyuduğum saat, yediğim yemek kimsenin umurunda olmasın. Bıraksınlar beni tek başıma kalayım, görünmez olayım, görmesinler… Ve sen, özellikle sen, hiç var olmamışsın gibi olsun. Ben hiç inanmamış olayım, tekrar “bu sefer farklı” demeyeyim, hadi dedim inanmayayım buna! Öğreneyim artık hiçbir zaman farklı olmaz, bütün hikâyeler birbirine benzer. Her hikâyenin sonu tahmin edilebilir, bazı hikâyeleri çok sevmemiz anlatıcıdan kaynaklanır hikâyenin kendisinden ya da farkından değil. Hepsi aynı biter, hadi biri farklı diyelim, farklı olsa da biter…
Seni seviyormuşum… Bırak seveyim, ne fark eder ki? Sen beni seviyormuşsun, sev, ne fark eder ki? Bitmeyecek miyiz? Sona koşar adımlarla yaklaşmıyor muyuz? Göze aldıklarımızı değil, alamadıklarımızı hatırlatıp durmuyor muyuz birbirimize? Hani der ya Nazım, en güzel söz henüz söylemediğimdir diye, biz de ah ne güzel ne romantik deriz… Değil efendim, güzel de değil romantik de değil! Şair bayrağa seslenmiş sanki, hepimiz “Okuduğumuzu Anladık mı?” kısmındaki soruyu aynı cevaplamalıymışız gibi aynı sonuca varmışız aynı şiirden… Hiçbir yapılan hiçbir söylenen yeterli değil ilerde daha fazlasını yapacağın için beklentimi yükselttikçe yükselteceğim ve eninde sonunda bana yetmeyeceksin mutsuz olacağım demek bu! Hep daha iyisi olacağına inanacağız çünkü. Romantik değil yani, güzel de değil. Hem terk etmedi mi Piraye’yi… Ellerinde bir tek tahta bavulda saklanan mektuplar kaldı.
Üstelik denizi de seviyorum ben ama Ankara’da yaşıyorum. Yani sevmek değiştirmiyor olacakları bazen. Küçüklüğünü bandırma sahillerinde her gün deniz kıyısında geçirmiş olan ben nasıl Ankara’da deniz olmadan yaşayabiliyorsam sensiz de yaşayabilirim. Kaçıp gidebilirim, tek bir sırt çantasıyla. Anneme bile haber vermeden kendimi hiç tanımadığım bir şehirde bulabilirim. Hafızamı kaybettiğimi iddia edebilirim kolaylıkla… Ama dur, önce eve gidip yemek yiyeyim tek başıma, sonra kardeşim gelecek merak etmesinler beni, sonra giderim. Hem belki arayacaksın beni birkaç gün sonra, telefonumu yanımdan ayırmamalıyım, belki her şeyi anladığını söyleyeceksin, mutlu olacağız tekrar.
Gitmek mi diyordum ben? Ben mi bahsediyordum gitmekten! Sesinizi duyar gibiyim: “Sen mi gideceksin, her şeyi bırakıp gideceksin üstelik? Dön ve aynaya bak! Kabullen sen bir korkaksın, gidemezsin…” Evet, böyle dediğinizi duyar gibiyim. Savunmamı mı bekliyorsunuz? Söyleyecek şeyim yok, ben artık susmayı öğrendim. Susmayı ve çekip gitmeyi…




paylaş:

uçmak

Sırf bunların sebebi ben değilmişim gibi oturup bir de ağlayasım geliyor. Hiçbir zaman tuhaf olduğumu düşünmedim, kendime ucubeliği konduramadım bile. Nasıl olur da gözlerim sulanır anlam veremiyorum. Her tarafımı saran korkulukların arasında kendimi kargaya benzetiyorum. Gece olmadan güne geceyi getiren bir varlıkmışım gibi tanrının yokluğunda gözüm kapalı tanrılaşıvermişim ve yok etmenin bu kadar kolay bir şey olduğu aklıma dank ettiğinde düşünmeden yok etmişim, sanki var eden benmişim gibi.
Kimseye sormadım. Hiçbir zaman da cevap alamadım. Dumandan boğulurken yaktığım sigaranın üzerine ikincisini yaktım ve üçüncüsünü. Ayıp denileni yaptım ben, kuralların kim tarafından konulduğunu öğrenmek için tanrımdan vazgeçip bir de kafa tuttum ona. Kendimi affettirebilmek için yapacağım hiçbir şey yok artık.
Bunalım denen kavram suratımı yalıyor. Düşüyorum durmadan kâbuslarımda. Elini uzatanı hiç görmedim.
Ben de koşardım oysa. Yağmur yağdığında sırtımda çantam, gölcüklerin üzerinde zıplar, paçalarım çamurla yıkanana kadar da durmazdım. Gökyüzünden benim için meleklerin indiğine inanırdım, göremesem de. Geceleri uyumadan önce dualar ederdim. Başıboş kaldığımın farkına varır varmaz birisi elimi tutar evcilik oynardık. Yazın sıcağında fıskiyelerin altına girmeye bayılırdım. Ve balonların içinde gökyüzüne doğru yükselirdim rüyalarımda.
Sanmıyorum. Ben ölmeden dünyanın batmayacağını düşünemiyorum. Belki de artık pes etmişlerin yanına gitmeliyim. Yaşadıkları her saniye yaptıklarından biraz daha pişmanlık duyan, beyinlerini tuzlayıp ekmeklerine katık edenlerin yanına. Gitmeliyim. Arkama döndüğümde vazgeçeceğimi biliyorum. Ben, çoktan vazgeçtim.
Göz kapaklarım mı kapanıyor yoksa ışıklar mı sönüyor. Var denen yok olmuş. Onun için artık ‘vardı’ kullanılmalı. Kimse yok demiyor zaten. Işıklar gözlerimin içinde sönüyor.
Anlam verilemeyen tutarsızlığımdan bitkin düşüyorum dizlerimin üzerinde. Kollarımı açmışım, bedenimden çıkmayı bekliyorum. Vahşetin kucağına oturmaya az kaldı. Ya onun olacaktım ya yok olacak. Seçimim ona göre en iyisiydi. Artık af dilemeye yüzüm kalmadı. Cesaretim de yok tu zaten. Bu dünya ben ölmeden batmayacak bu doğru. Bunu biliyorum, çünkü fısıltısını duyuyorum. Bana öfkeli, kendini zor tutuyor. Ama birileri çoktan anladı, hatta suratındaki gülümsemeyi hissedebiliyorum. Acıyanlar bizlere, onlar için artık yeni bir dünya gerekli.
Üşüyorum ve gözbebeklerim küçülüyor, görmekte zorlanıyorum. İncecik şeyin içinden geçen sıvı beni oradan oraya savuracak ve uçuracak. Siz de hiç istemediniz mi uçmayı. Hep dilerdim küçükken kanatlarımın olmasını, gökten inen meleklere eşlik etmek isterdim. Ve ağlardım da gittiklerinde.
İlk önce yanma ve görüyorum, gözbebeklerim büyüyor. Ensem kafamı tutmaktan yorgun düşmüş, seriliveriyorum yere. Hiçbir şey bu kadar haz veremez bana. Seçimimi yaptım çoktan. Kanatlarım var ve gökyüzündeyim çoktan. Size yukarıdan bakıyorum. Üstelik burada elimi tutanlar var. Bana acıyorsunuz, hissediyorum. Ama ben ölmeden dünya düşmeyecek, bunu bilin.


paylaş:

edepsiz portakal


Hadi utanmadan bir de üstüne basa basa uçuyorum de, yalan söyle, kimin umurunda? Bu dünyanın sahibi biz olalım bir geceliğine, parçalara bölelim bedenlerimizi yeryüzüne süzülüverelim, tanrı ne arkadaştır ne sevgili. Yalnızlığımızla uğraşalım, kendimizle dalga geçelim. Hadi düşüyorum de, doğruyu söyle, kıvrılalım yataklarda, yeminler edelim birbirimize, açalım kanatlarımızı anası olalım şehrin, gecelerde yıkıverelim gökdelenleri ve bir de haykıralım tüm kinimizi. Adı konulmayan esrik bakışlarımıza mayhoş bir gülümsemeyi bulaştıralım çekinmeden. Köpekler gibi içelim, gelen geçen gülsün halimize.
Bu gece sadece biz istiyoruz diye yalanlar söyleyelim kendimize, kimsenin hüküm sürmediği devletlerin yaralı çocukları oluverelim, bilmeden gururlanalım düşüncelerimizle ve bir de portakal yiyelim portakal rengi gökyüzüne inat, edepsizliğimiz portakaldan olsun, sen bana şarkılar söyle, ben dumanında boğulayım.
Midye yiyelim inci çıkacak umuduyla, kandıralım kendimizi bir kereliğine ve sırf göze batmak için parmak kaldıralım akıl yürütemediğimiz tartışmalarda, kendimize dinleyenleri hayran bırakalım. Farklı olabilmek için değil biz istiyoruz diye kırmızı ışık yeşile dönene kadar oturup gazete kâğıdının üzerine kitap okuyalım caddenin birinde, karanfil satan çocuklara selam çekelim ve kornaları duyana kadar kalkmayalım yerimizden. Alkış denen kavramın beynimizi yeme çilesinde kırıntı misali dalalım ormanın birine ve kaybolalım yolumuzu bildiğimiz halde, küçücük yaprakların hışırtısını ayakaltlarımızda hissedelim ve dolduralım vücudumuzu enjekte edermişçesine kokuyla. Koparak bedenimizden umursamazca yükselelim yükselebildiğimiz kadar ve leylekleri gördüğümüzde saçımızı tutalım alışılagelmiş adetlerimizi hatırlayarak, küçük olduğumuzu zannedip kumdan kaleler yapalım bir de denizin birinin yanında, dalgalara bakıp bir de çişimiz geldiğinde altımıza kaçıralım. Suratımıza çarpan rüzgârı bir esir gibi sokalım göğüs kafesimize, yaparız biz, kendi soyunu kafeslere sokan hayvanlarız.
Hadi birden yüze kadar sayalım ikişer ikişer ve bilmişliğimizi takınıp alay edelim sayamayanlarla, bakkal hesabını bakkalcıdan öğrenmenin yollarını ararken saçımız beyazlasın ve koşalım sokaklarda, şemsiyelerimizi de açalım, her rüzgâr çıkışında bir adım daha yaklaşalım yarınlara.
Hadi yalan söyle, utanmadan mutluluğunu haykır dünyaya ve portakal kabuklarını koy sobanın üzerine, tütsülenmiş hayallerimizde kekremsiliği bulalım. Spagettinin bir ucundan sen başla diğer ucundan ben çekeyim içime, bir burun kıvırması ve ruj izleri suratımda.
Üçe kadar sayalım ve kendimizi dünyaya bırakalım, ben şemsiyemi açtım bayanlar önden, koş bakalım.


Fotoğraf buradan alınmıştır.
paylaş:

İyi Çocuklar ve Kötü Hikayelere Dair

Günlerce sızlanıp durdum. Şöyle diyerek:

''seni anlatabilsem seni,
iyi çocuklara, kahramanlara.''

Sonra şikâyet etmekle olmaz, anladım. Başladım anlatmaya.İyi çocukların korkudan ödleri patladı, öyle çok ağladılar ki. İşin fena yanı, korkularını yenmek için kötü olmaya karar verdiler. İyilikten vazgeçtiler.

Sıra geldi kahramanlara. Bizim hikâyemiz hiç mutlu etmedi onları. Hikâyeleme yeteneğimin gücünden mi yoksa yaşadıklarımızın absürtlüğünden mi bilmem, onlar da kahraman olmaktan vazgeçtiler. İnsanlığın buna değmeyeceğini söylediler üstelik bana. Yani ne gereği vardı ki canavarlarla savaşmanın, bombaları son saniyede imha etmenin, kötüleri bile kurtarmak için hayatlarını tehlikeye atmalarının? En büyük acıları birbirlerine yaşatmakta ısrarlıydı insanlar.

Anlattıklarımın iyiler ve kahramanlar üzerindeki olumsuz etkilerini görünce ,ben de başkalarına yöneldim haliyle. Anlatmalıydım seni, dipsiz kuyulara haykırmalıydım illa.Gittim namussuza, halden bilmeze, kahpe yalana. Burası artık böyle dediler, ne varmış ki bu kadar üzülecek bunda.

Vazgeçtim anlatmaktan, vazgeçtim işte.

Oysa çocukken bile büyüyünce prensle evleneceğime inanacak kadar ahmak değildim. Fakat büyüyünce bir şey oluyor insanlara.

Kim deli değil ki? Neden itiraf edemiyoruz ruh sağlığı denen şeyin kocaman bir saçmalık olduğunu kendimize bile? Din felsefesi dersini kocaman okuldan sadece iki kişinin seçtiği bir dünyada nasıl delirmememi bekleyebilirsiniz? Nerden gelip nereye gittiğiyle ilgili tatmin edici cevapları olmadan, burada ne yaptıklarını bilmeden yıllarca yaşayabilen biz insanlar mı doğanın en zeki yaratıklarıyız?

Hayvan olmadığımıza dair en sağlam temelimiz bu mu?

Hayır, güzel kız. Sen buraya beğendiğin tüm ayakkabıları alabilmek için gelmedin. Küçük çocuk, dünyada var olan tüm çikolataları yeme hayalin bir kaç yıl sonra seni hayata bağlamaya yetmeyecek. Tonton amcam benim, sen emekli olunca geleceği yok güzel günlerin. Hem aynı hataya evlendikten, karın doğum yaptıktan, çocukların da evlendikten vs. sonraları için de düşmedin mi? Hey sen çekici oğlan! Uzun bacaklı tüm kızlarla yatmaya yetmez ömrün. Yarına tutunabilmek için başka bir sebebi olmalı insanoğlunun.

Ve benim payıma düşen zaman da, sorularımı cevaplandırmaya yetmez; farkındayım.
Bizi çıldırtan, soru sormak yerine saçmalıklara inanmak aslında; farkına varın!
paylaş:

Überman Sevgilim

Ve çıktın sahneye
Adın ... senin.
Yemeye doymadığım şey kelektir benim.
Kafiyeli ve uyduruk bir şiirle
Seni irrite etmek değil inan niyetim.
Sen ki her halinle Überman'sın sevgilim.

Moliere'den yok eksiğin.
Belki de bir Sheakespeare'sin.
Üretmene gerek yok,
Varlığınla şahesersin.
Öte yandan (Herkesi kıskandıracak kadar da)
Zekisin.
Pekiyidir tüm derslerin.
Bilsen ne parlaktır kariyerin.
Tabula rassalara sığmaz CV'n.
Araya atmasyon sözler katsan da
Dillere destandır felsefe bilgin.
Büyülüyor herkesi entelektüelliğin.
Sen ki her halinle Überman'sın sevgilim.

Herkesin bilmediği şeyler vardır cicim.
Bu korkudan mıdır yanımdayken apolitikliğin?
Oysa Msn'de gerçek bir siyaset bilimcisin.
Sanırım Vikipedia'dır kaynağı e-politikliğinin.
Yine de bu küçük ayrıntılar, küçük komplekslerin
Ya da kibrin, çok bilmişliğin
Mükemmelliğini zedeleyemez senin.
Mizah dünyası için bir devrim
Sıradan insanların anlayamamasıyla övündüğün esprilerin.
Öndeki çürük dişine rağmen
Gülüşün ne karizmatik ve seksi sevgilim.
Hele bir de o şarkı söyleyişin!
Hayranlık uyandırıyor tizden pestenkeraniye geçişin.
Elit edebiyat anlayışın bu benzetmeyi klişe bulacak ama
İnan bülbülleri kıskandırır sesin.
Sen ki her halinle Überman'sın sevgilim.

Hem kültürlü hem zenginsin.
Kocaman bir holdingin biricik varisisin.
Gözleri kör olmalı sana çirkin diyenlerin,
Benim için dünyanın en güzelisin.
Beyaz atın yoksa da üzülme.
(Vardan yoktan anlamalı kadın dediğin.)
Sen benim beklediğim prenssin.
Erdemli bir insansın olmasa da imanın, dinin.
Elbette vardır tanrıya inanmamak için nedenin
Hem kendini hem de bizi tanrının ta kendisi olduğuna ikna ettin sevgilim.
Ah unutmadan!
Narsistlik de başka bir meziyetin.
Fakat seni ayıplamaya varmaz dilim.
Ben ki İtalya'yı çizme sanan türdenim.
Geçtim yaz tatilini Avrupa turuyla değerlendirmeyi,
Pasaport çıkarmak için bile yok meteliğim.
Sense ezbere bilirsin coğrafya ve tarihlerini tüm memleketlerin.
Opera, golf, piyano çalmak, yatla denize açılmak senin hobilerin
E bu kadar burjuvayken hiç gereği yok mütevaziliğin.
Sen ki her halinle,
Hem de hem de her halinle,
Überman'sın sevgilim.
paylaş:

Gidelim Buralardan


Yollar yolculukları çağırdı önce ve bana gitmek düştü. Kolaydı her şey, düşünmek düşünürken yapılacakları sıralayıp yarını güzel umut etmek. Yaşanılacaktı görülecekti, yeni yollar yeni kentlere salacaktı anlam arayan bedenimi. Ve sonra yeni insanlar ve umutlar girecekti hayatıma. Bunca yıldır topallayan hayatım tekdüzeliğinden arınıp yeniden can bulacaktı. Öyleydi, öyle olmalıydı. Umut etmek insanı girdabından çıkarıp yeni mutluluklara sevkediyordu. Yollar aşıldı, yolculuklar
tamamlandı. Gelinen kentlerde sonuç hep aynıydı. Yeni insanlar yeni sokaklar, yeni bir hayat.. bu beklenendi, ya ötesi? Yenilikler yeniği getirmemişti ki hayatıma. Ben yine bilinen o eski topal martı yine aynı şarkılarla ağlıyor ve yine aynı nedenden kadeh kaldırıyordum hayata. Hayat geçmiş ve gelecek arasındaydı. Bugüne yer yoktu. Yarından tezi yok düne geçmeliyim, dün yaşanmış ve bitmişse geleceği ümit etmeliyim, ya da dünü özlemle anarken geleceği kurgulamalıyım. Allahın cezası bugün yok işte... Ne satırlarımda, ne dinlediğim şarkılarda, ne tanıdığım insanlarda ne bu kentte, ne de yalnızlığımda. Bugündü beni yalnızlaştıran, olamayan bugünler yaşayıp kendimden yalnızlaşıyordum. Olmamış günlere hayaller kurarken bugünü düşüncelerimde hapsediyordum. Ne öteye gidebiliyordum ne de geçmişe tutunabiliyordum. Yaptığım şey yalnızca sendelemekti. Biraz olsun kurtulmak niyetiyle sarıp sarmalıyordum başka yaşamları. Beraber gülünüp beraber ağlanan sofralardan bir başıma ayrılıyordum. Payıma hep yalnızlık düşüyordu. Suskunluk yalnızlıkla bütünleşince çekilmez bir hal alıyordu. Orada olunamayan yerlerde orada onlarla olmak istediğim insanlar yarım bıraktıklarımdı, düzmece yaşamlarından bir solukta okunacak kadar ustaca yalanlar türeten o insanlardı. Ben hep yarını düşlerken, inanırken, ağlarken, şarkılar söylerken, yeminler ederken, düşerken, tutunacak bir el ararken yalnız bırakıldım...
paylaş:

Melankolik Kusmuklar

Ben aşık oldum. Hiçbir şey ifade etmiyor aslında şimdilerde bu cümle. Herkesin melankoli kustuğu bir dünyada benim aşık olmam sevdiğim adam da dahil olmak üzere kimi ilgilendirir ki! Gördüğüm kadarıyla herkes yapıyor zaten bu işi. Evet, iş! Hollywood imalatı filmlerden, o filmlerden esinlenerek yazılmış ithal romanlardan, ucuz kafiyelerle bezenmiş oynak ve popüler yaz şarkılarından dolayı, iş edindik kendimize aşık olmayı.

Ama ben ilk defa ‘Aşık oldum.’ diyorum. Aslında bu da klişe, bu da milenyum insanının geliştirdiği başka bir yalan. Her yeni ilişkide ‘Aşk buymuş meğer.’ deyip, geçmişimizi inkar etmiyor muyuz sanki? Geçmişle birlikte gidenler bizi duyup canları acıyacakmış gibi… Hatta bazen bu tür ufak tatmin olma oyunları için bile değil, sırf yalan söylemenin verdiği hazza erişmek için karşımızdakini ilk aşkımızın o olduğuna ikna etmek için de kullanmıyor muyuz bu cümleyi?

Ekolojik felaketler, gürültü kirliliği, dahası gündem kirliliği vs. derken bir de başımıza bu belayı açtık işte: Duygu kirliliği! Şimdi bu karmaşa ve kuru gürültü arasından duyur sesini duyurabilirsen.

Zamanında aşkı ağzına alanlara hak ettikleri cevabı vermediğimizden, aşık olma trendine modaya uyum sağlamak için kapılıp gittiğimizden, sevgililerine dair hayal kırıklığına uğrayıp derbeder pozlarına girmiş dostlarımızı laf olsun diye teselli ettiğimizden hak ettik belki de biz bunu. İşte bu yüzden eğreti duruyor artık ağzımızda en güzel şiirler. Seni seviyorum derken birine, sahici gelmiyor söylediklerimiz. Sanırım kendimizi hep bir film ya da roman kahramanı olarak düşlediğimizden… Bu azaptan ya da bizi dört yanımızdan kuşatmış sıkışmışlık hissinden kurtulmak için daha fazla saldırıyoruz sevda sözlerine. Daha çok dilimize doluyoruz, kelimelerin eksikleri doldurma, palavraları gerçek kılma gücü olduğuna inanarak.

Peki inanıyor muyuz söylediklerimize? Söylenenlere? Bize artık kimsenin inanmaması mı canımızı bu denli acıtan? Sanrılarımıza ya da yaldızlı düşlerimize rağmen mi yüzümüze çarpıyor yedi milyar insanın yaşadığı şu dünyada ne yaparsak yapalım gerçekten sevmeye değer birini bulamadığımız gerçeği? Bir şeyler yaparak aşka sahip olabileceğimiz masalını bize ilk anlatan kimdi ki? Karşı cinsi elde etmenin on altın kuralı, erkekleri-kadınları baştan çıkarma kılavuzu vs. kitaplarıyla beynimizi ve dahası ruhlarımızı yıkayanlar kimlerdi?

Ben aşık oldum. İlk defa. Bildiğim taktikler, kurallar, başkalarından dinlediğim tecrübeler, kendi yaşanmışlıklarım, ezberlediğim Nazım şiirleri, izlediğim filmler yetmiyor. Kendimi ifade edememenin verdiği çaresizlik değil hissettiklerimin aşk olduğuna beni inandıran. İmkansız aşklar oldum olası ilgimi çekmedi. İmkansızlık sadece başlamaya yarar. Heves de öyle. Tutku da öyle. Heyecan da öyle. Ama ya gerisi? Gerisini getirmek için fazlası lazım. Nereden öğrendim bunları bilmiyorum, ama biliyorum. İşte böyle sinir bozucu paradoksal bir durum.

Bana farklı, size aynı; benim için sıra dışı, sizin içinse alışılmış olan bu durumu tiksindiğim bayağılıklara düşmeden anlatabilmek isterdim. Kendi cümlelerimle olması şart değil. Ama bu tür durumlar için söylenenlerin bu kadar çok kullanılmış olması ve kullanıldıkça yaratıcılarının onlara yüklediği anlamların böylesine hoyratça çalınmış olması canımı sıkıyor. Çünkü ben de sizin gibi, dağarcığımdaki tüm güzel şarkı ve şiirleri her sevgilime okuyup, sonrasında hepsinin tepkisini, yüz ifadesini birbirleriyle kıyaslayanlardanım. Bir de gelmiş ilk defa aşık oluşumun şerefine ilk defa okuyacağım bir şiir bulamadığım için yakınıyorum. Üstelik tılsımını yitirmiş kelimeleri ve aşkla geviş getiren insanoğlunu suçluyorum. Ama…

‘‘Bu kadar sevgiyi tek başıma ne diye içimde tutayım, ‘Al az kenarından da sen tut.’ demek istiyorum. Herkes içini, yalnız içine dökmez ne de olsa. İşbu sebepten, içimi ortalığa sere serpe dökmek istiyorum işte.

Ah, lafı uzattıkça uzattım. Akıl ve ruh proletaryasının akılsız bir neferiyim işte.
Kelimeler, albayım, bazı anlamlara gelmiyor.’’
paylaş:

trajikomik vaka

“Rüyadayken yüksek bir yerden düşmek gibi bir his var içimde, ben buyum diyebiliyorum kendime. Ben buyum, kahrolasıca, gerektiğinde utanmadan düşebildiğimi söyleyebilen, idealleri doğrultusunda laf dalaşına girip savımın doğruluğunu kanıtlayana kadar dilimdeki tüyleri hatta kıçımdakileri bile bitiren biri. Mutluyum, gözümde yaşlar, gibi bunalım takılıp da hissetmedikleri doğrultusunda küçücük hayatlarını harcayaduran insanların da ciğerini sökesim gelir…”
Onun adı Chris Cave, ve bir yarışmaya katılıp, yağlı saçlarını geriye doğru taramış sunucu ona “Eğer büyük ödülü kazanırsanız Bay Cave, ne yaparsınız?” diye sorsa bu cevabı verir ve şöyle devam ederdi: “…ki zaten hiç yapmadığım bir şey değil. İşte büyük ödülü kazanırsam da kazandığım paranın bir kısmını bu gibi kişilerin deliklerine sokacağım.” Bunu söyler söylemez de para verip, bilet almış ve sırf televizyon furyasında silinmez sayfalara kazınmak için daracık kırmızı koltuklarda oturan ve kamerayı gördüğünde el sallama gibi bilinç dışı hareketlerde bulunan izleyiciler, ilk önce suratlarındaki donukluğun farkına varmadan bir dakika boyunca mala bağlayacak ve küçük beyinlerinde köşeli jetonlar ulaşması gereken yere ulaştığında da küçük bir tebessümle sırıtacak ve dudaklarıyla kulakları arasındaki o uçsuz bucaksız mesafe giderek azalacaktı.
Ama büyük ödülü kazanmamıştı çünkü yarışmaya katılmamıştı, katılabilitesi yüksek olmasına rağmen yatağının kenarına oturmuş, elinde sigarası, birasını yudumlarken yatağının tam karşısındaki elektrik faturalarının sebebi televizyona gözlerini dikmiş, ‘bu salaklar ne yapıyor?’ diye içinden geçiriyordu. Zevk verici bir şey bulana kadar Marla’nın yeni ağdalanmış bacaklarını düşünedurmuş, medya denen hedenin dibine vurmak için o hiçbir zaman basılmaması gereken, üzerinde bir daire ve dairenin içinde düz bir çizginin bulunduğu düğmeye basıvermişti. Elinde tuttuğu uzaktan kumandadan çıkan ışınlar televizyonun bilimum bilmem kaç yerindeki sensörler tarafından algılanmış ve dikdörtgen kutunun içine, kim kime ne yapmış, nerde yapmış, çok mu acımış, sorularının döndüğü dünya bir anda batıdan doğan ay gibi gömülüvermişti. İlk önce her zaman olduğu gibi podyumda frikik veren hatunları aramakla geçmiş fakat ‘hatunların artık yatma vakti gelmiştir’ diye düşündüğü için garip reklamlarla dolu bu yarışma programına kendini kaptırıvermişti.
‘İnsanlar ne garip…’ diye düşünmüştü. ‘…kim köpeğine kemik şeklinde makarna alır ki?’
Evet, neden insanlar köpeklerine kemik şeklinde makarna alırdı ki? İnsanlar neden köpeklerine makarna alır? Kemik şeklinde olması köpekler için savunma mekanizması kırıcı özellik göstermesi için midir? Köpekler salak mıdır? Yoksa insan postuna bürünmüş köpekler midir makarnaya kemiş şeklini veren?
Bunların hepsini sigara dumanıyla falloş olmuş beynine soran C.C. birasında kocaman bir yudumu midesine indirirken zapladığı bir kanaldaki sorulan soruları duyunca, zaten yeterince pis olan halısının üzerine kusarcasına böğürdü. Neydi bu olanlar? Yoksa bu televizyon denen şey vizyonluktan vazgeçip telekızlığa mı soyunmuştu?
“Hera’nın annesi kocasının rızasıyla striptiz barda bacaklarına kıllı erkeklerin dokunmasına izin verirken, tüm yaptıklarının geçip derdinden kaynaklanan bir sorun olduğunu düşünmüş ve ‘madem ben bacaklarımı kıllı erkeklere elletiyorum sen de kıçını ibneler elleteceksin’ diyerek kocasının kalp krizinden ölümüne sebep olmuştur. Hera da bu sırada babasız kalmanın verdiği mutlulukla erkek arkadaşını evine almış, sabaha kadar avazı çıka çıka kendini erkek arkadaşına düzdürmüştü. Sabah, gecenin verdiği yorgunlukla bir gözü kapalı uyanan Hera’nın annesi kızının okula geç kaldığını düşünmüş ve uyandırmak için onun odasına doğru yönelmişti. Kapıyı açar açmaz gözleri fal taşı gibi açılmış ve merhum kocasının silahını almak için yatak odasına gitmişti. Odaya vardığında yatağın içinde yatan birini fark etmiş ve dün gece onu eve bırakan adamın koynuna girdiği gerçeği kafasına dank etmişti. Eline aldığı silahla daha uyanmamış ama muhtemelen gece onu düzen adamı bir kurşunla öldürmüştü. Silahın sesine koşarak gelen kızı ve onu düzen sevgilisini karşısında gören anne, hiç düşünmeden kızını düzen çocuğu iki kurşunda öldürmüştü. Annesinin yaptığına akıl erdiremeyen Hera, olduğu yerde kalakalmış ve cinnet geçirmişti. Akıl sağlığını yitiren Hera şu anda meşhur bir akıl hastanesinde yaşam mücadelesi vermekte, anne meşhur bir ceza evinde yaşam mücadelesi vermekte, Hera’nın annesini eve bırakan ve düzen adam, Hera’nın babasının ölümüne sevinip eve davet ettiği ve bir gece boyunca kendini düzdürttüğü çocuk ve merhum baba, meşhur bir mezarlıkta kabir azabı görmektedir.
Yukarıda verilen trajikomik vaka hakkında aşağıdaki savlardan hangisi yada hangileri doğrudur?
i.                     Vaka sırasında toplam üç el ateş edilmiştir.
ii.                   Vakada en az suçlu olan Hera’yı düzen çocuktur.
iii.                  Hera’nın babasında göt korkusu vardır.
iv.                 Hera’nın annesinde selülit yoktur.
v.                   Hera, sırf annesi onu da öldürmesin diye deli taklidi yapmaktadır.
vi.                 Vaka’nın sonu boka sarmıştır.”
Bu soruyu gören, hayatında başına gelmedik bir olay kalmamış, gerektiğinde korkak gibi topuklayıp bir de bunu ulu orta yerde komik bir olaymış gibi anlatan Chris Cave, şunu diyebildi: “Tanrım!”
Sorunun doğru cevabını merak etmesine rağmen içinin geçmesiyle yataktan, tereyağından kayarmış gibi kaydı ve garip dünyanın garip rüyalarını görmek ve düşmek hissini yaşayabilmek için gözlerini yumdu.


chris cave'in diğer maceraları için burayı tıklayabilirsin.
fotoğraf buradan alınmıştır.


paylaş:

Sıkılan Kulun Duası

Çok Sevgili Tanrım;

Şu an dünyadaki pek çok insan sana sesleniyor olmalı. Ben bir değişiklik yapıp yazarak sesleneyim dedim. Umarım çoğunluk dikkate alındığında farklı olan bu değişik hitap biçimi hoşuna gitmiştir. Hoşuma giden şeylerden bahsetmeyeceğim için, sana da bulaştıracağım can sıkınıtısını asgari düzeye indirgemek adına, bu yolu uygun gördüm aslında.

‘Sorunun ne ey kulum?!’ mu dedin, bana mı öyle geldi tanrım?

Ortalık bu denli kalabalıkken hemen cevaplıyorum sorunumu tanrım: Sıkıldım. Beni kurtar. Amin.

‘İyi ama neden sıkıldın?’ mı dedin, bana mı öyle geldi tanrım?

Peki ortalık hala çok kalabalık, kulların senden bir sürü şey istiyor. Ama madem uzun zaman sonra ben mecbur kaldığımdan da olsa sana geldim ve sen bir değişiklik yapıp benimle ilgilendin, hemen sıralıyorum nelerden sıkıldığımı.

Şu an milyonlarca insan birilerini arıyor, birbiriyle konuşuyorken onun beni aramamasından sıkıldım.

Mucize denilemeyecek kadar sıradan şeyler için günlerce sana yalvarmaktan ve boş yere beklemekten sıkıldım.

Yeni anayasa tasarısı, hapse atılan çocuklar, BP’nin Meksika Körfezi’nde neden olduğu felaket, bu yıl buğday veriminin az olması, tüm mücadeleme rağmen her yanımı ısırmaya devam eden ölümsüz sivrisinekler vs. gibi üzülmeye değer onca sorun varken; kendimi sürekli onun için üzülürken bulmaktan sıkıldım.

Herkesin mutluluğun ve mutsuzluğun merkezine aşk dedikleri bir şeyleri koymasına içten içe öfkelenirken, bu güruha dahil olmamak için harcadığım çabaların boşa gitmesinden de sıkıldım.

Şimdi bana içinden ‘Hadi len!’ diyeceksin belki ama Tutunamayanlar’ı okumaktan bile sıkıldım.

Ayna karşısında çalışılarak edinilmiş pozlardan sıkıldım.

Olay akışı klişe hikayelerden sıkıldım.

Mutlu son saçmalığından sıkıldım.

Hayat derslerine dair nutuklardan sıkıldım.

Tecrübelerimizden yola çıkıp kendimize sınırlar, tanımlar ve staratejiler belirleyip; sonrasında ‘Ben feleğin çemberinden geçtim.’ edasıyla kendi yanlışlarımızı/doğrularımızı başkalarına anlatmalarımızdan sıkıldım.

Kullarının hayata dair bir bok bilmediklerini kabul edecek cesarete sahip olamamasından sıkıldım.

Ninemin duymayan kulaklarından sıkıldım.

Babamın doymayan karnından sıkıldım.

Kardeşimin yaptığımız güreş turnuvalarında her defasında beni yenmesinden sıkıldım.

Pembe dizilere taş çıkartacak cinsten bol atraksiyonlu günlerden sonra tek heyecanımın sigara içerken babama yakalanmak olmasından sıkıldım.

Astım krizlerinden sıkıldım.

Ayrılık tiradlarından sıkıldım.

Hobi olsun diye mutsuz olan insanlardan sıkıldım.

En büyük acı benim acım sendromundan sıkıldım.

Esas oğlan-esas kız ikilisinden sıkıldım.

Herkes yakınırken onlardan beni ayıracak bir yol bulamamaktan sıkıldım.

Narsistçe gelecek ama kendimden bile sıkıldım.

Gel gör ki; onu özlemekten sıkılmadım.

Acilen şaşırmaya ihtiyacım var tanrım.
Amin.
paylaş:

Çay Tabağı

Biliyordum, beni seviyordun. Biliyordum, sevildiğimi fark ediyordum. Üstelik hepsini nazar boncuklu bir çay tabağından anlamıştım. Tam sevdiğim gibiydi çay, yeni demlenmiş, biraz çiğ, iki şekerli. “Kuzum, hadi bana da bir çay getir.” demiştim sadece. Oysa ben senden bir şeyler istemezdim. Cümlemin karşılığı ise bir gülümseme ve bir bardak çaydı işte.
Bilmediğin şey, daha doğrusu insanların anlamadığı şey buydu işte. Bir çay tabağı, nazar boncuklu. Sana dönüp deseydim ki çay tabağı, sana dönüp deseydim ki çay tabağı ne kadar güzelmiş, anlayacaktın sevildiğimi bildiğimi. İhtiyacımız olan kelimeler değildi, bakışlarımızla anlaşırız tarzı geyikler hiç değildi bahsettiğim. Sadece bilmekti işte, ifade etme ihtiyacı hissetmemekti bunu. Belirtmemiştim o yüzden.
Benim bazı insanların birbirinden neden asla şüphe duymadığını, duymayacağını anlama biçimimdi. Tanrının varlığını bilmek gibiydi biraz da, içimizdeki şartlandırmalara rağmen. Konuşulma ihtiyacı hissedilmeden yapılmış sessiz antlaşmalara benziyordu, dedim ya sadece çay tabağındaki nazar boncuğuydu.
Şu cümlelerden sonra çoğu insanın tahmin edeceği gibi televizyon karşısında sevgilisinden çay isteyen biri değildim ben, biz duvarlarına çizilmiş resimlere bayıldığımız sahiplerini tanıdığımız, biramızı, mısırımızı arka tarafa geçip kendimiz aldığımız bir bardaydık. Ogün abi çay içerken canımız çay çekmişti sadece. Masadaki yarı dolu bira bardaklarını görmezden gelip sen de çay alıp gelivermiştin kendine, normal şartlar altında hiperaktif kelimesinin yakıştığı bir insan olan bana öyle zor öyle zor gelmişti ki yerimden kalkmak “Kuzum” diyebilmiştim sadece “hadi bana da bir çay getir.” Oysa ben senden bir şeyler istemezdim. Cümlemin karşılığı ise bir gülümseme ve bir bardak çaydı işte. Sadece oradan anlamıştım sevildiğimi…
Üstelik sen benim sevgilim bile değildin, arkadaş demeye ise bin şahit isterdi. Ayrı bir şeydin sen, hayatımın kocaman bir parçasıydın. Dedim ya sevildiğimi bilmem gibi, tanımlamaya da ihtiyaç yoktu aslında, bilen bilirdi. Hadi başkaları anlamıyor, biz bilirdik bunu ve bu hikâyeler yıllar yıllar sonra efsaneleşince şöyle tanımlardı seni anlatanlar, hikâyecinin diğeri, diğerim…

paylaş:

ölmeden uyanmalıyım

Tüm pamuk yığını bedenimi sarmış gibi sıcacık yatağımda yatıyorum. Karanlık, odayı aydınlatan ışık huzmesinden başka bir şey yok odada görülen. Serin bir fısıltı gibi benliğime doluyor korku, uyanıyorum.
Aydınlık. Her yer toz içinde, saçaklarda fareler geziniyor, yatağımdan kalkıyorum. Çıplak ayaklarıma cam kırıkları batıyor, kanayan ayağıma gözlerini dikmiş farelerin ayak kıpırtılarını duyar gibiyim. Garip bir senfoni bu. Daha biraz önce yatağımdaydım, şu an üşüyorum, aydınlığın içinde karanlığa gömülüyorum. Su sesi. Adımlarım yavaş mutfağa gidiyorum. Kapı yerinden çıkarılmış yerlerde tahta parçaları. Hamam böcekleriyle dolu tencereyi görüyorum. Yıllardır açmışlar gibi birbirlerinin üzerinde gezinen solucanlar ve sümük gibi bir şeyin içinden çıkan kurtçuklar. Yaklaşıyorum, midem bulanıyor, tencerenin içine bakıyorum. Midem kalkıyor ve kusuyorum. Yere yığılmış şekilde elime bakıyorum. Bileğimden akan kanları görüyorum, demir kokusu. Kendi kusmuğumun içinde kesik elimin acısını hissediyorum.
Yaklaşan biri var, her soluk alışında tüylerim diken diken oluyor. Mideme inen solucanlar gibi ağır ağır yürüyor, ellerini bir şeye sürtüyor gibi. Dişlerini gıcırdatmasını duyuyorum. Soluk alışımda içim ürperiyor ve verişimde ağzımın içinden iğrenç kokulu buğu çıkıyor. Sanki içim çürümüş gibi dizlerimi karnıma çekip, gelen şeyin artık korkudan uzak varlığını görmek istiyorum. Adım atışları. Işık huzmesinde gidip gelmeler. Göz bebeklerim büyüyor, içimi dolduran korku kulaklarımdan çıkacakmış gibi, beynim basınçtan patlayacak ve her bir et parçası başımın üzerinden bedenime süzülecekmiş gibi geliyor. Acıyan bileğimde gezinen bir şey hissediyorum. Çığlık atarak kanımı yalayan fareyi duvara fırlatıyorum. Tanrım, neler oluyor? Bu olanların hepsi kötü bir şaka mı yoksa bilinçaltımın oynadığı oyunlardan en korkuncu mu? Çözemiyorum. Tezgâhın üzerinde duran tencerenin içinde kurtçuklar tarafından yenen elimi düşündükçe midem bulanıyor. Kan kokusuna üşüşen farelerin kemirgen dişlerinin sesi kulaklarımı patlatacak gibi. Korku denen şeyin ne olduğunu anlamam için yapılmış oyunun içinde, sidiğinde boğulan bir karakter gibi hissediyorum kendimi. Tüm düş gücüm beni buraya soktu ve bu garip rüyadan uyanmak için sadece beş dakika otuz iki saniye kaldı. Burada geçen her saniyenin değeri yaklaşan şeyin bir adımı gibi beynimin içinde danklıyor.
Salyangoz gibi kanımı arkamda bırakarak kapıdan uzaklaşıyorum. Her saniye vuruşunda sonumun geldiğine bir adım daha inanıyorum. Soluk alışlarım hızlanıyor, kalbim kaburgalarımı dövüyor. Beynimde bir adrenalin bombardımanı. Dört dakika elli üç saniye.
Zaman dudaklarımdan gırtlağıma akan şarap gibi acıtıyor canımı. Bir masalın içinde kurt tarafından yenmeyi bekliyorum. Düş kırıklığına uğramış gibiyim. Kendimi tutamayıp ağlamaya başlıyorum. Gözyaşlarım sümüğüme karışıyor ve tuzun tadını alıyorum. Her hıçkırışımda sinirden duvarı yumrukluyorum ve bana doğru yaklaşan şeyin soluk alışlarını daha yakınımda hissediyorum. Ağır adımlarla kapının diğer tarafında bekliyor. Korkuma karşılık onun tatmini. Üç dakika on iki saniye.
Kahkahasını duyuyorum, jilet gibi kesiyor bedenimi. Kız çocuğununkine benzetiyorum. Sanki her adım atışı küçük bir çocuğun ayaklarından doğuyor. Parmak uçlarında yükselmesi gibi sahnede, eteklerini uçuşturarak koşması gibi buğday tarlasında…
İki dakika dört saniye. Çıplak ayaklarını görüyorum ilk, simsiyah saçları gibi bir elbise var üzerinde, yıkık duvarın olduğu yerde bana dönük duruyor. Sonra bir anda üzerindeki elbisenin rengi açılıyor ve saçları kısalıyor. Beyazların içinde duvara dönük kahkaha atıyor. Avucumu ısırıyorum. Beynim en iyi oyununu oynuyor benim adıma. Dişlerimi parmaklarıma geçiriyorum. Bir dakika yirmi altı saniye.
“Ne istiyorsun benden?” diye soruyorum. Cevap yok. Saçlarımı çekiyorum sinirden. Ne olacaksa hemen olsun bitsin. Kapının önünden geçen fareyle irkiliyorum. Tanrım, ne yaptım ben? Debeleniyorum, ayaklarımın altında toza bulanmış tahta parçalarını savuruyorum. Bitmek bilmeyen bir rüya mı bu? Az kaldı, ölmeden uyanmalıyım. Kırk dört saniye. Kafasını bana çeviriyor. Saçlarından yüzünü göremiyorum. Her nefes alışında saçları dalgalanıyor. Ağır adımlarla elleri arkasında bana doğru yaklaşıyor. Köşeye doğru sürüklüyorum kendimi. Kaçacak takatim kalmayıncaya kadar oradan oraya dolanıyorum mutfağın içinde. Çekmeceye uzanıyorum. Bıçakları görüyorum. On dokuz saniye.
Elimi bıçağa uzatıyorum. Bilenmekten parlayan metalin yumuşaklığı dudaklarımı kulağıma yaklaştırıyor. Tam bıçağa dokunacakken bileğimden yakalıyor beni. Küçük bedeninde göründüğünden çok daha fazla kuvvet barındırdığı bileğimdeki acıdan belli oluyor. Çırpınırken tezgahın üzerindeki tencere yere yuvarlanıyor. İçindeki solucanlar ve kurtçuklar etrafa yayılıyor. Kesik elimin yarısından çoğu kemirilmiş. Cinnet geçirecek gibiyim. Ne çırpınışlarım ne de haykırışlarım çare veriyor artık. Kalp atışlarım yorgunluktan kaybolacakmış gibi. Bedenimin içinde depremler oluyor. Yangınlar çıkıyor zihnimde. Sekiz saniye.
Bileğimi bırakıyor. Diğer elinde tuttuğu kutuyu bana uzatıyor. Dört saniye. Ne olduğuna anlam veremiyorum. Elime alıyorum. İki saniye. Kutuyu açıyorum.
Vakit geldi!
Kulağımın zarını patlatırmışçasına zırıldayan saatin sesini duyuyorum. Adeta komidinin üzerinde dans ediyor saat. İki metale çarpan çekicin sesi gibi, kulaklarımın içinde davul çalıyor. Kan ter içinde yatağın içinde doğruluyorum. Hayatımda gördüğüm en garip rüyadan uyanmanın sevinci var içimde. Bir oh çekiyorum. Nefes alışlarım normale dönüyor.
Ayaklarımı yataktan yere bırakıyorum. Ayağıma bir şey batıyor. Can havliyle bacağımı çekiyorum. Topuğum kanıyor. Aydınlık. Serin bir fısıltı gibi benliğime doluyor korku. Her yer toz içinde, saçaklarda fareler geziniyor.
Saate bakıyorum, sekize on iki dakika yedi saniye var.
Fısıltısını hissediyorum.

paylaş:

düşerdi rüzgar

Mutlulukları doldurmuşum koynuma, bir kadeh şarap içesim geliyor. İntihar etmek istesem beynime değil mideme ateş ederdim, şarap akardı. Ve bir gün gelip de sular uykusundan uyansaydı eğer, sırf yıkamak için bu hayatı, bardaktan boşalırcasına yağardı gökten, silip süpürürdü tüm insanlığı.
Şemsiyemle çıkmışım yola, yokuş aşağı koşuyorum, tek derdim bedenimi hissetmek ve havalanmak biraz da topraktan, uçmayı becerebilmek. Düşerdim oysa, atlayıversem balkonlardan iki saniye bile sürmezdi. Çabucak kırılırdı vücudum, bin parçaya bölünürdüm ve sesini duyardım tenimin, çatırtısını.
Yarınlarımı sokmuşum delik cebime, teker teker kaybediyorum. Bir adım daha yaklaşırken sonuma, koşmaya devam ediyorum. Bir elimde sigaram bir elimde şemsiye ve bir de isyan eden ciğerler, öksürüyorum. Kaçıp gitsem bu hayattan dönemesem geriye, tutunabilsem bir yerlere de salıp kendimi boşluğa düşsem.
Kaldırım taşları ayaklarımı acıtıyor, bana bakan bir köpek. Otursam yanına elimi yüzümü yalayacak. Bu yağmurda susuzluğum beni kurutan ve bir de yıldızların kayması gökten.
Ağlayacağım yerde gülüyorum kendime, kahkahalardan şehir yerle bir. Ben kendime düşmüşüm, kendim de düşmüş bana.
Büyümüştüm aslında, resim yaparken bulutları mavi değil de beyaz boyar olmuştum. Ciğerlerimi dumanla doldurmuş, yağmur yağarken şemsiyenin altından çıkıp bulutun altında durmuştum, içim üşümüştü.
Ne bileyim, içimden düşmek geliyordu da nerden? Şarabı da unutmamak gerekiyor tabii. Büyümüşlüğün verdiği kuvvetle belki, beyaz da boyar olmuştum ya bulutları, başımın üstünden eksik olmayan yağmurla dost oluvermiştim zamanla. Ve geceler boyu üşümüştüm yataklarda.
Kucağımda mutluluklar, delik cebimde yarınlarım, tırmanıyorum aşağıya doğru, şemsiyemi bırakasım gelmiyor. Aslında uçup gitse bir defa, tüm insanlığa inat temizleneceğim, ruhum bedenimden çıkacak.
Köpek arkamdan gelmiş ben ulaşmışım varacağım noktaya. Elimde şemsiyem sağ tarafta bir rüzgar. Estikçe esiyor, yalayıp geçerken bedenimi, jilet gibi sesi kulaklarımı kesiyor. Sol elimde bir şemsiye, sağımda rüzgar ve köpeğin soluğunu hissediyorum uzaklarda, saçlarım ıslanmaya başlıyor.
paylaş:

eti kemik geçerken

Her baykuş çığlığında bir nefes daha yaklaşıyorum son denen başlangıca. Keman sesiyle içim ürperiyor. Küçük bir çocuğun flu göz çırpışlarında kalbim sıkışıyor sanki, ben sıcacık yaz akşamında kışı özlüyorum.
Bileğimi ısırıp saat yaptığım günleri hatırlıyorum. İğde kokulu saf düşüncelerin sabahında, yumuşak kucaklarda buluyorum kendimi ve bir de geçmişe kırpılan bir göz. Ömrü çalınan kelebeklerin dansı bu gökte, yere düşmekte geciken yağmur damlası ya da bisikletten düşen çocuğun kanayan dizi, yalanan bir dondurma, güneşi yakalama hevesi.
Uzun bir yolun sonunda, soluklanıp su içmek kadar yaşamı hatırlatan dipsiz zifiri, geceler, güneşin ölümü ve doğması yeniden.
Sesleri geliyor geriden, uzaklardan keman yaylarının ve bir de ölümsüzlüğe söylenen şarkılar. Susup sadece kalbimin farkına varıyorum, kaybettiğim hayatlar geçiyor avuç içimden ve kırılmak üzere düşüyorlar toprağa.
Bir daha hiç okunmayacak sayfaların çevrilmesi gibiyim ellerde, ulumaları duyuyorum. Sevginin demi bu, yitişlerde, çiseleyen haykırışlar.
Birileri hala gururuna yenik yalnızlığa vuruyor kendini. Küçülmemek için daha, susmayı seçiyor haklı olarak. Ağız kafesinde dilin feryadını duymuyor.
Uçsuz bucaksız, yığınla buğday tarlasında etekleri uçuşan çocukların koşuşturmacası bu. Altınlar içinde saf kalplerini özgürleştirme çabası.
Çığlıklar, geceyi delip geçen, azıcık ölümü hatırlatan, buz gibi.
Meleklerin sesi mi olurmuş? Onların kanatları olduğunu zannederdim. Yumuşak dokunuşlarla süzülüverirlermiş korktukları dünyaya ve fanileşirlermiş gördükçe insanların hallerini ve dans ederlermiş yataklarda.
Susuzluğumuzdan arda kalan bir yan bu, geçmişimiz, arkamıza dönmeye korkar olmuşuz. Orda, görüyor musun? Dokunsan kanatları kırılacak, seslerini duyacağım, kanatları olduğu kadar sesleri de varmış.
Dizlerimin üzerine çökmüşüm, yerleri kana buluyorum, dizlerim acıyor. Ellerimi kıvırıyorum, süzülüveriyor kelebek misali boşlukta ellerim ve onları avlayan baykuşları görüyorum tepelerde hızla yaklaşan.
Işığa aç böceklerin dansına şahit oluyorum lambanın üzerinde, mutluluktan ne yapacaklarını şaşırıyorlar.
Birileri yorgun, ellerinde bastonlarıyla yürümeye çalışıyorlar ve cennetin kapılarını çalıyorum korkarak. Elimde bir sigara, ciğerlerim bayram ediyor. Açan yok anne, ben buraya ait değilim.
Upuzun tozlu yollarda üzerinden geçilmiş yılandan farksızım ve beni çekiştiren çocuklar var, ikiye bölüyorlar.
Bırakıyorlar kendilerini gökten melekler, kalp atışlarım seslerine karışıyor ve beni korkutan şu baykuşlar. Çağırıyorlar beni.
Arkamda duran birisi var, ensemde soluğunu hissediyorum. O kadar korkuyorum ki elimdeki dondurma eriyor, dizlerimde kan ve kelebekler uçuşuyor midemde, arkamdaki bana saati soruyor.
Bileğime baktığımda saat, eti kemik geçiyor.
paylaş:

düzüşen filler



C.C.
Chris Cave. Onun hakkında bilinen ender bilgilerden biri bu. Takma bir isim. Ve bir de yakışıklı, düzgün ve fazla belli olmayan karın kaslarının olduğu, cinsiyetinin erkek, boyunun 1.76 ve saç renginin koyu kahve olduğu. Belki de siyahtır. Dar pantolon giymeyi seviyor, sigara belki de tek vazgeçilmezi. Uyuşturucu kullanıp kullanmadığı bilinmeyenler arasında fakat içki içmeyi seven birisi.
Küçükken annesinin ona süt verip onu kucağında uyuttuğu, babasının sigara içerken yakalayınca bir sigara da kendisinin yakıp beraber içtikleri, matematik dersinden nefret ederken psikoloji dersinden tam not aldığı, ayakkabı numarasının en fazla 42 olacağı, işerken sarışın değil esmer kızları düşündüğü, ayda en az on iki defa seviştiği, en iyi düzme biçiminin arkadan olduğunu düşündüğü ya da tatlının yanında krema değil de vanilyalı dondurma sevdiği, bunların hepsi ama hepsi bir muamma.
Chris Cave, kesinlikle birlikte kullanılması gereken iki kelime. Feci derecede sikici.
Karanlık odanın içinde bir nefes alışı, sessizlik, karanlık odanın içinde bir nefes verişi.
Dudakları arasına sigara tutuşturuyor ve eline aldığı zippoyu ateşliyor. Bir anda karanlık odanın içinde bir yatak, bir televizyon, bir sandalye, bir bira şişesi ve yarı çıplak bir erkek can buluyor. Tuvale kazınan yağlı boya gibi hepsi aynı bokun laciverti. Ciğerlerini dumanla dolduruyor, alnına düşen kakülleri var ve bunlar, ona bir hayli karizma katıyor. Yakışıklılığı kişiden kişiye farklılık gösteriyor. Kimilerine göre muhteşem, kimilerine göre enfes ve kimilerine göre düzücü.
Karnı normalden biraz şiş ve birayı her yudumlayışında daha çok çişi geliyor. Işık yanıyor. Mis kolu bir dünya burası, tuvalet.
Kapıyı kapatınca kapının arkasındaki oyuk dikkatini çekiyor.
-Kancık karı.
Evine gelen Marla yaptı onu, hem de tuvalet fırçasıyla. Aslında C.C.’nin yapmak istediği Marla tuvaletini yaparken yanına gidip, pantolonunu çıkarıp Marla’nın ağzına vermekti. Düşündüğüne göre Marla bundan büyük bir zevk alacak, içinin yağları eriyip kızaracak ve dizlerine kadar indirdiği siyah, dantelli külotunu onun kafasına geçirip klozetin üzerine oturup bacaklarını açacaktı. Ama işler her zaman C.C’in düşündüğü gibi yürümüyor. Kapının koluna bastığında kapının kilitli olduğunu anladı ve içeriye girmeye çalışan C.C’in zorlamalarını gören Marla “Siktiğimin çocuğu, aşağılık herif. O kapıdan uzaklaş yoksa seni götten sikerim.” Dedi ve eline geçirdiği ilk şeyi kapıya fırlattı.
Aslında biraz daha zorlasa ve “Sik beni Marla!” deseydi belki de durum hiç de böyle olmayacaktı. Marla kapının arkasında soyunacak, kapıyı açar açmaz C.C.’in üstüne atlayacak ve tüm apartmanı sese boğarak düzüşeceklerdi ya da C.C. kapıyı zorlayacak, Marla kapıyı açacak ve eline geçirdiği her türlü kesici, delici, yakıcı, kırıcı, parçalayıcı ya da sikici aleti C.C.’in kafasına atacak ve yerde yatan C.C.’in üzerine geçip iki bacağını açarak “Şimdi de sikin kalkıyor mu?” diye soracaktı. Bunların hepsi ünlü düşünür C.C.’in kafasında tasarladığı yeni filmiydi. Sahnelerinde sokak aralarında kendisini pazarlayan kancıklar ve kendisinin oynadığı ve defasında “Düz beni C.C.” diye biten kısa soluklu uzun filmlerdi. Fakat yaşadığı filmde senaryo kendisine değil tanrıya ait. Ne kadar düzse de bir o kadar da düzülür çünkü. O, Chris Cave. Görselliği hariç kağıt üzerinde hangi sıfatlarının yazılı olduğu bilinmeyen adam.
İşiyor Marla’yı düşünürken. Klozet kapağına oturuşunu ve Marla’nın o ince belinden tutup onu kucağına yavaşça indirişini hayal ediyor. Kamışı alevlenmeye başlıyor bu esnada. Klozetin içine işemekte zorlanıyor.
Odasına çekildiğinde televizyonda bir belgeselin olduğunu görüyor, bir elinde sigara diğerinde bira. O da ne? Onlar fil olmalı. Tanrım, filler düzüşüyor. Kaç yılda bir yaptıklarını sorguluyor kendi kafasında ve ister istemez fillere acıyor. Dünyayı inleten yürüyüşleriyle düzüşmeleri bir hayli korkunç ve gülünç geliyor ona.
-Fantezi yap biraz, hortumunu kullan, okşa onu.
‘Hayat, ne garip’ diye düşünüyor içinden. Sigarasını her yudumlayışında Marla’nın içine giriyormuş gibi bir his uyanıyor apış arasında. Alevlenen volkanı söndürmek için kuvvetli ırmaklar gerekli ona.
-Sizin sikinize de kelebek konuyor mu?
Telefonu titreşiyor. Tanrım, arayan Gretchen. Üç gece önce düzdüğü kaltak. Alevini bu gecelik söndürebilecek fahişe.
-Alo.
-C.C. nasılsın?
-İyiyim, diyor tanımamazlığa vuruyor, siz kimsiniz?
-Hey sıkı çocuk aşk olsun, benim, Gretchen. Hatırlamadın mı? Üç gece önce belime boşalmıştın.
Fillerin düzüşmesi gerekir, neslinin devamı için bunu her yıl üşenmeden gerçekleştirmeleri ve yeni yeni gri yavruları dünyaya getirmek gerekir. Chris Cave’in de düzüşmesi gerekir. Doğmayacak çocuklarını lapa lapa başka tenler üzerine akıtması, üzerine bir de sigara içmesi gerekir. Hayat böyle işler onun filminde. Bunu, yüce senarist de böyle yazmıştır.
-Hey, hatırlamaz olur muyum, o göğüsleri unutmak mümkün mü? diyor gömleğini giyerken, bu gece bana gelsene, hatta dur bir değişiklik yapalım ben sana geleyim.
Sadece üç gece önce tanışmışlardı, kadın 32 yaşında, götünün alt kısmını açıkta bırakan bir etek giymiş ve göğüslerini meydanda bırakan bir kıyafet vardı üzerinde. Üç metre öteden ağır parfüm kokusu insanın burun kemiğini kırmaya yetiyordu. Ve kalçaları dolgundu. C.C. atmacadan beter vaziyette sinsice yaklaştı kokunun geldiği yere. Sadece 13 dakika sürmüştü. Konuşmuşlar, kadın fingirdemiş, sonra mis kokulu dünyaya gitmişler ve düzüşmüşlerdi. Gecesinde C.C. kadının evine gitmiş ve ilerleyen saatlerde, fillere benzemeyi sürdürmüşlerdi. Gretchen C.C.’in evine hiç gelmemişti.
-Ops, dur bakalım, çok güzel becerdin de neden aramadın beni pezevenk.
-Bak şimdi konuşuyoruz ya, baldırlarında ellerim gezinmeye başladı bile. Şimdi çıkıyorum, tabii üç günde adresini değiştirmediysen.
-Bak bekle biraz… derken C.C. kadını susturuyor.
-Hey bak ne diyorum, ben gelmeden soyunmaya başla, tamam mı? Diyor ve telefonunu cebine koyup arabasının yanına gidiyor.
Gretchen, C.C.’in beklentilerini tam karşılayamasa da bu gece tereyağı sürülmüş ekmeğinin üzerine bal gibi gelmişti.
Merdivenleri ikişer üçer çıkıyor, sigarayı azaltması gerektiğini düşünüyor. Daha çok kişiyi düzmek için daha çok yaşaması gerekli. Kapıyı tıklatıyor.
Ses yok. Bu sefer yumrukluyor, kapı açılıyor.
O da ne? Atletli bir adam, pembe don giymiş, göğsü kıllı. Sağ ayak baş parmağında tırnak batma sorunu var anlaşılan, irinli. Arkasında kadın duruyor, suratında bilmişlik var.
-Bu dallamayı ekemedin mi bu gece, diyor C.C., kocan bu mu?
Gretchen bir şey demiyor.
-Ne diyorsun sen lan, ibne! deyip C.C.’in fazla belli olmayan ama düzgün karın kaslarına yumruğu indiriyor. Üç saniyeliğine uçmanın dayanılmaz hafifliğini yaşayan C.C.’in sırtı karşı direnin kapısına çarpınca inliyor. Adam, irinlerini ortalığa bulaştıra bulaştıra giriyor içeri.
-Şimdi de sikin kalkıyor mu? diyor.
‘Tanrım neden herkes bunu söylüyor bana?’ diye düşünüyor C.C.
Kapının eşiğine oturuyor Gretchen kapıyı kapatırken. Alevlenen apış arasının susuzluğunu dindirmek için hayatındaki en doyulmaz otuz-birine başlıyor. ‘Ah Marla ve bacakların’ diye geçiriyor içinden, omuzları kasılıyor. Düzüşen filler. Tanrım.


chris cave'in diğer maceralarını burayı tıklayarak okuyabilirsin.
fotoğraf buradan alınmıştır.



paylaş:

Boş

Boştu evet, hissettiğim tek şey boşluktan ibaretti. Düşmek gibi değildi, böyle karanlıkta falan düşmeye benzemiyordu yani. Bir şey hissettiğimden de emin değildim aslında. Sorun da buydu işte, hissedecek hiç bir şeyin olmamasıydı aslında. Kızabilirdim, çok kızabilirdim. Oturup sabahlara kadar ağlayabilirdim, gülüp geçebilirdim, üstüne saatlerce düşünebilirdim. Olayı sil baştan, tekrar tekrar yaşayabilir, kusurlarımı, kusurlarını bulabilirdim, kafamda bir haklı bir haksız çıkarabilir ya da en azından, haksızı bulmasam bile, kimin birazcık daha haklı olduğunu kuşkusuz söyleyebilirdim. Dur diyebilirdim, yapma böyle, yapmayalım böyle… Yormayalım birbirimizi, üzmeyelim, uzatmayalım, sensizlik canımı yakıyor, sen uyurken bile yalnız kalıyorum ben, bu şekilde gidişin ise çok acıtıyor, yapma. Şu boşluk durumu, hiçbir şey hissedememe hali olmasaydı diyebilirdim bütün bunları.

Ses yükseltme dahi olmadan, tartışılmadan, o kapıdan arkanı dönüp sakince çıkışın olmasaydı eğer ağzımdan çıkardı belki o cümleler. Konuşmasam bile en azından hissedebilirdim gidişini. Canım yanabilirdi, üzülebilirdim, hala düşünüyor olabilirdim. (Hala düşünüyor olmasam şu an bu cümleleri dile getirmeyeceğimin söylenmesi bunu kabul etmeme neden olmayacağı gibi sinirle parlamamdan başka bir işe yaramayacağı için sesli söylemeyi bırak bu cümleyi içinden bile geçirme lütfen.) ah, evet sana gitme diyebilirdim. Çıkma o kapıdan.

Ama sen o kapıdan çıktın, ben de arkandan seslenmedim. Herhangi bir sıfatla tanımlanamayacak kadar normal adımlarla uzaklaştın tam karşısına koltuğu koyduğumuz kapıdan, ben de uzaklaşmanı izledim kapının tam da karşısına koyduğumuz o koltuktan. Bir sürü şey yapabilirdim de, yapmadım işte. Ağlamadım da, sen giderken ağlamadım. Mutfağa gidip bulaşıkları yıkadım sadece. Ardından mutfağı temizledim, tencerelerin olduğu dolabı düzenledim, bilirsin bir türlü düzgün durmaz o raftakiler. Yetmedi bütün evi süpürdüm, ardından sildim. Kıyafet dolabımdaki her şeyi yere indirdim, tek tek katladım baştan. Gömleklerimi eteklerimi ütüledim, tekrar askılarına astım. Bunlar da bitince banyoya gittim elimde çamaşır suyu, cif, bilumum temizlik malzemesi sırılsıklam olana kadar banyo temizledim. O kadar banyoyu temizledikten sonra bir de duş aldım, sonra bornozumla geri dönüp sen giderken oturduğum koltuğa oturdum, içim hala bomboş.

Oturdum orada, saçlarımı taradım ve bekledim. Bilmiyorum ama ne kadar bekledim, ama saçlarım kupkuruydu uzun süredir beklediğimi fark ettiğimde, içim de boş değildi artık. Fiziksel acıyı her zaman geçen can acısıyla doluydu artık. Yerimden kalkacak gücü bulamayınca, koltuğa uzandım ve uyudum. Yüz yıl uyuyan güzeli hatırladım uyandığımda. Onun da uzun sarı saçları vardı, gerçi onun parmağına iğne battı diye uyumuştu ama olsun prens uyandırıyordu onu da. Onu da mı? İyi de beni kim uyandırmıştı?

“Dün burada uyumuşsun yine, sabah sana uğramasam ne olacak bu halin? Hem ne oldu kâbus mu gördün yine?”

“Sen… Sen gitmemiş miydin?”

“Bana git dedin. Ben de gittim, geri gelmeyeceğim dememiştim ki…”

Hakikaten, bana geri gelmeyeceğim dememişti ki…


paylaş:

ve koşarız

Parmaklarımı sonuna kadar açıp bileğimden kıvrılarak hayat veriyorum ellerime ve ikisini birleştirip yaşam buluyorum gölgedeki güvercinde. Deliriyorum. Gerçek delilerin kimler olduğunu sorguluyorum kendimle. Ofisteyim, işim başımdan aşkın, soluk almaya bile vakit yok, tek yapabildiğim kahvemi yudumlamak. Sigara bile içmeme izin verilmiyor. Kafamdaki düşünceler çoktan terk etmiş beni, farkında bile değilim. Tek istediğim kendimi boşluğa bırakmak.
Kanatlarım olsa tutar mıydı beni, ya da ne renk olurdu? Yarına doğru savrulabilir miydim sonsuzlukta ya da dönebilir miydim dünlere?
Güzel olurdu, bulutlara kadar çıkıp sigaramın dumanını dünyaya doğru üflemek hatta utanmayıp tükürmek belki de yapabileceğim en uç, en sıra dışı şey olurdu yaptıklarım arasında. Bir de güzel kahkaha atardım.
Penceremden görünen koca bir duvar ve reklam panosu. Gökyüzü küsmüş gibi ağlamaklı bugün. Caddeden geçen insanlar her zamanki gibi kafasını bile kaldırmadan yürüyorlar gidecekleri yere, şehir kirleniyor her geçen saniye ve ağır ağır yaşlanıyor.
Karşı binanın tam da reklam panosunun alt kısmında pencereler, herkes yoğun hararetli hararetli çalışıyorlar, erkekler kravat takmış kadınlar fular.
Birisi var, elindeki kurşun kalemi dişlerine vuruyor sonra hızla masaya koyup elleriyle saçlarını alnından başının arkasına kadar tarıyor. Şakaklarını avuç arasına alıp yüzünü masaya yaslıyor. Canı sıkkın, işler malum yoğun, bitmeyen dertler ve dört duvar arasına sıkışıp kalmışlık.
Kalkıyorum. Bacaklarım istemsiz camın kenarına kadar götürüyor beni. Her soluk verişimde buğulanıyor dünyam ve soğuğu içimde hapsediyorum. Umut denen şey, nerdesin?
Kahvem elimde onu izliyorum, fuları yakışmış.
Beni görüyor, gözlerinde ağlamaklı bir hava, bulutlar çoktan çökmüş yüzüne, teni beyaz. Masanın kenarından aldığı kahvesini şerefe der gibi yapıp içiyor, cevap verip ben de ağzıma götürüyorum kahveyi. Hiç olmadığı kadar sıcak geliyor. Arkasını dönüp önündeki kâğıtlara yoğunlaşıyor.
Akşam sarmalıyor her dakika yitişinde şehri. Ve bir adım daha yaklaşıyoruz sona. Masa ışığımı kapatıp çıkıyorum.
Yağmur çiseliyor, ağır adımlarla yürüyorum. Benden yaşlı kaldırım taşları ve sokak lambaları ve insanlar ve koşuşturmaca ve kalabalık ve … Neyse.
Alnımdan ağır ağır akıyor damlalar. Ayak sesleri karışıyor şehrin göbeğinde, kulaklarda boşluk hissi. Şemsiye hiç beklenmedik zamanda perde gibi giriyor ben ve gök arasına ve tatlı bir merhaba. Fuları gerçekten yakışmış.
Şemsiyeyi kapatıp elimden tutuyor ve çekiştiriyor beni. Ve koşuyoruz. Kalp atışlarım düzensizleşiyor. Soğuk içimden çıkıyor adeta ve bağırmaya başlıyoruz azımız çıktığı kadar. Bize bakıyorlar. Bize deli diyorlar. Gerçek delinin kim olduğunu sorguluyorum kendimle.
paylaş:

sistematik kokain



Bu kadar pisliğin arasında pak kaldığımı düşünmem, kendimi kandırma yollarından biri benim için. Etrafımda otuz bir çekip kendini tatmin eden insan kalabalığı ve ben bu karanlığın içinde hızlanarak düşüyorum.
Kırmızı ojeli uzun tırnaklar geziniyor vücudumda. Arayış içersindeler. Avuçlarını sürtüyorlar bedenime, burnuma gelen gelen toz yığınıyla öksürüyorum. Geçecek bunların hepsi, tümü bir gün bitecek.
Büyüyen gözbebeklerim uzaklaştırıyor nesneleri, aradığımın çok uzakta olduğu sinyali gidiyor beynime, sıcaktan ter boşanıyor avuçlanan bedenimde, adeta haz alıyor eller, kayganlaşıyor.
Kendimi tatmin etme yollarından biri bu, kandırmacalardan diğeri. Dışarısı karanlık ve tozlu. Düşüyorum. Kanatlarım olsa bedenimi taşıyamazdı. Eşek ölüsü gibiyim. Benden medet umanların yüzlerindeki kırbaçlamalar kanatıyor tenimi. Akıyorum. Acı bir tat var dilimde ve düğümlendikçe konuşmam zorlaşıyor, dişlerime bağlanıyor adeta, acı beni kanatıyor.
Işığın yokluğunda adımlarım istemsiz, her ayak hareketim boşluğa denk geliyor. Dik bakışlar ve sırıtan suratları kendime çekiyorum her saniye. İnsanlar neden bakıyorlar? Çözemiyorum. Soluk alışlarım güçleşiyor. Hedefim şırıl şırıl temiz suların aktığı, burcu burcu kokan, parlak bir dünya. Ve bedenimi el altına alan hâkimiyet düşkünü toz yığını, beyaz.
Mülkiyet duyusu aslında beni bu karanlığa hapseden. Pavyon havasında parçalı bulutlu bir rüzgar, yelleri yalayarak geçiyor, zifiriye boyuyor.
Anlaşılmazlıkları anlatmak değil yaşama amacım, doyumsuzluğumuzdan gelen sapkınlığımızın mükâfatı ve çaresizliğimizin çürük dişleri.
Yoğun bir hava püskürmesi ve azalan sesin yitmesi ve bitmişlik. Ellerim titriyor. Gözlerimde gözbebeğimin ve göz kapaklarımın savaşı sürüyor. Galip gelenin hükümlülüğü beynimi yıpratan. Ve göz yaşlarımın ortamı sulaması. Yapışkan bedenimde uzun kırmızı boyalı tırnaklar geziniyor. Adeta sarmalıyor tüm avuçlar tenimi. Haz çığlıklarını duyuyorum başımın arkasında. Gömleğimden sokulan eller pantolonumun içine girdiğinde can havliyle bir nefes çekip gözlerimi açıyorum. Dilimde acılık, beynim yıpranmış ve ben düşüyorum. Gözbebeklerim kocaman, savaşıyorlar göz kapaklarımla, karanlık, her yer karanlık.
İnsanlar neden bana bakıyor? Anlam veremiyorum. Ellerim titriyor ve bedenim ıslak. Her adımın boşluğa basıyor, nefes alışlarım güçsüz. Tırnaklarını geçiriyor eller bacaklarıma. Yürüyorum.
Yoğun bir hava püskürmesinin sesi geliyor kulaklarıma, o tarafa yöneliyorum ve ses azalarak bitiyor. Kapı açılıyor, birileri çıkıyor, bana dik dik bakıyorlar, bedenim ıslak ve gözlerim kapanıyor.
Şırıl şırıl suyun sesini duyuyorum ve kapıyı itiyorum. Apaydınlık. İnsanlar kabinlerden çıkıyor, sonra ellerini yıkıyorlar, burcu burcu kokular yayılıyor her yere ve makinenin altında ellerini kurutuyorlar. Yoğun hava püskürmesinin sesini duyuyorum. Sistematik çalışan insanlar. Çişleri ya da kakaları geliyor, tuvaletin kapısını itiyor, bu sırada başkaları kapıdan çıkıyor, içeri girenler boş kabine geçip işiyor ya da sıçıyor, sonra sifonu çekiyor, şırıl şırıl suyun sesi, kabinden çıkıyor, ellerini yıkıyor, burcu burcu koku, sonra ellerini makinenin altında kurutuyorlar. Yoğun hava püskürmesinin sesi ve ortam aydınlık.
Işık hükümdarlığı ve sistematik çalışanları. Bedenim ıslak, pantolonumun içinde kırmızı uzun tırnaklı eller geziniyor. Sistematik çalışıyorum. Boş kabine giriyorum, işiyorum ve sifonu çekiyorum. Rahatlama hissi tüm bedenime yayılıyor. Klozet kapağını kapıyorum, dizlerimin üzerine çekiyorum, gözbebeklerim daha da büyüyor, ellerim titriyor. Boyalı tırnakların gezindiği yerlerden malzemelerimi koyuyorum kapağın üzerine ve sistematik çalışıyorum. Aydınlık, tüm bedenimi yalıyor. Işığın varlığında dünyanın tadına varıyorum. Kendini tatmin edenler uzaklaşıyor etrafımdan, sadece ben kalıyorum. Kabinden çıkıyorum, ellerimi yıkıyorum, şırıl şırıl su sesi beynimi temizliyor, burcu burcu kokular geliyor ruhuma ve makinenin altına elimi sokuyorum. Mavi ışık kaplıyor avucumu, sonra yoğun bir hava püskürmesi. Sistematik çalışıyorum.
Sadece ben varım. Aynada kendime bakıyorum. Aynadaki bana neden bakıyor? Anlam veremiyorum.

Görsel buradan.


paylaş: