adalar: büyük ada'nın sırrı, bölüm: 1, kısım: bölüm 1'in başlangıcı

Bağcılar-Kabataş tramvay hattına binip oradan da vapurla büyük adaya gidecektik. Pazar günüydü. Güneşli ve güzel bir hava. Sevdiğim kıza açılabilmek için süpersonik bir ortam olacaktı. Sınıfça gideceğimiz bir geziydi. Bu yüzden boş anımız hiç olmayabilirdi. Ama umutluydum. En güzel kıyafetlerimi giymek için halıyı açtım. Altında temiz iki tane çorabım vardı. Kıyafetim falan yoktu anlayacağınız. Çaresizdim. Hem parasız hem de kıyafetlerini halının altında saklayan biriydim. Pencereden insanlara bakıp onları kıskanmaya başlamıştım. Kıyafetleri pahalı ve markaydı. Geziye gidemeyeceğim için üzgündüm. Gözümden bir damla yaş düşmüştü. O damla, tam ayağımın altında ki karınca yuvasına düşmüştü. 1 kaç saniye sonra yuvadan çatıya uzanan bir sarmaşık ortaya çıkmıştı. Sarmaşık tavanı delemediği için duvarda ki soba borusu deliğinden yan odaya oradan da delik kapıdan çatıya ulaşmayı başarmıştı. Olanlara anlam verememiştim. ''Nereye gidiyo ulen bu sarmaşık'' diyerekten otu takip edip çatıya çıkmıştım. Sarmaşığın tepesinde 1.60 boyunda, lise üniforması giymiş genç bir nene vardı. Sarmaşıktan uçarak yanıma inmişti. Şaşkındım. Elinde bir çubuk vardı. Çubuğun üstünde de bir yıldız. ''Bana 70 lik rakı, beyaz peynir ve iki paket sigara bulursan seni büyük adaya en güzel kıyafetlerle gönderirim'' dedi. Şaşkındım. Benim büyük adaya gideceğimi nereden biliyordu? Neden liseli forması giymişti? Genç kalmayı nasıl başarmıştı? Böyle pasta yapmayı nereden öğrenmişti?
Soruların cevapları önemli değildi. İstediği şeyleri almak için tekele gitmiştim. Veresiye yapamayacaktım. Ama istenilen malzemeleri almak zorundaydım. Tekel sahibi Meriç dedeye ''Meriç abi üst sokakta su borusu patlamış! Kepçeler her yeri kazıcak. Kepçe yarışları var yukarıda, koş koş yarış!'' demiştim. Meriç dede Türkiye'nin ilk Meriç'iydi. Meriç dede yaşının tam tersine çok hızlı bir şekilde dükkanı terk etmişti. Zamanım kısıtlıydı. Malzemeleri alıp fazladan da bir çikilita almıştım. Son olarak da veresiye defterinden kendime ayrılmış 4 sayfayı yırtıp evimin yolunu tutmuştum. Yaşlı teyze malzemeleri görünce sihirli değneğini kulağıma ve burnuma sokup ardından kafama vurmuştu. 2 saniye içinde kendi pisliğim ile çok şık olmuştum. Bana bir tane de içinde 50 dolar olan bir akbil vermişti. ''Oğlum sana yaptığım bu iyiliklerin değerini bil. Kızı sevdiğini söyle. Ayrıca akşam namazından önce evde ol'' dedi. ''Gece yarısından önce değil mi o ?'' dedim bende. ''Hayır. Ben Türkiye'de çalışıyorum. Avrupa da öyle. Haydi uç git buralardan.'' dedi. ''Unutma akşam namazından önce burda ol ol ol ol lol lol...'' diye de ekledi.
Okulda buluşacaktık sınıf olarak. Okula varmadan önce ona nasıl açılacağımı hayal ediyordum. Yolda onu görmüştüm. Ne kadar şık olduğumu söyleyince popom kalkmıştı. Havalara girmiştim. Okula varana kadar çok güzel bir şekilde muhabbet etmiştik. Okula vardığımız da çoğu kişi gelmiş ve 15 dakika sonra yola çıkmıştık. Tramvayda yanına oturmayı planlıyordum. Ama olaylar istediğim gibi şekillenmemişti. Tramvayda çok sayıda insan az sayıda oturacak yer vardı. Neyse ki boş bir yer bulmuş, yanıma gelmesini beklemiştim. Ama birden bir şey beynimi kemirmeye başlamıştı. ''Kalk oradan dan dan dan...'' Birisi beynime girmişti sanki. Etrafıma bakıp olanları anlamaya çalıştım. Bir sürü bana bakan yaşlı insan gözüyle karşılaşmıştım. O kadar çoktular ve etkili bakıyorlardı ki beynime girmeyi başarmışlardı. Sonunda oradan kalkmış, bütün yolu ayakta geçirmiştim. Tramvay yolculuğum bittikten sonra vapur maceram başlamıştı. Param vardı ama simit almamıştım. Bunun yerine vapuru didik didik edip yarısı yenmiş simitler arıyordum. Simitler taş gibiydi, simitler ıspanak rengindeydi. Martılara simit atıyor hepsinin ölümüne neden oluyordum. Simitler adeta nükleer bir silah haline gelmişti. Denize attığımda ise kısa süreli bir yeşillik etrafı kaplıyor ardından balıkların hepsi yüzeye çıkıyor daha doğrusu ölüyordu...
Sonunda büyük adaya ulaşmıştık. Her yer insanla kaynıyordu. Çoğu da turistti. Üzerimdeki şıklığın etkisinden mi bilinmez hemen insanların bol olduğu yerlere koşmuştum. Hocam arkamdan ''oğlum gel buraya yok yazarım seni'' demişti. Yerde duran bir bisikleti alıp hemen pedal çevirmeye başlamış adayı keşfetmeye çalışıyordum. 20 dakika sonra açlıktan midemde ki senfoni orkestrasını durdurmak adına bir kuyrukta beklemeye karar vermiştim. İnsanların neyi beklediğini bilmiyordum. Etrafımda bakkal falan da yoktu. Sıra elektrik faturasını ödeyenlerin beklediği sıraydı. Tekrar bisikletime binip yokuş aşağı sürmeye devam etmiştim. Bilmediğim yerlere giriyordum. İnsanlar git gide azalıyordu. 20 dakika sonra kendimi bir kumsalda bulmuştum. Bu kumsal Sörveyvır'ın çekimlerinin yapıldığı kumsaldı. Açtım, yemek bulmam gerekiyordu. ''Oyunlara katılmak istiyorum Acun Beyy '' diye çemkirmiştim. Acun yanıma gelip beni süzdükten sonra oyunlara katılmama izin vermişti. İlk oyunun ödülü tuvalet kâğıdıydı. Boşuna kazanmıştım. İkinci oyunda ise tükenmez kalem vermişlerdi. Yine boşuna kazanmıştım. Son oyunda ise bir dana vermişlerdi. Yine boşuna kazanmıştım. Danayla bir şey yapabilirdim. Onunla bir şey yapmalıydım. Dana ile göz göze gelmiştik. Benden kaçmıştı ama sonra onu yakalamıştım. Ona ne yapacağımı anlamıştı herhalde. Çok açtım...
Bisikletimle birlikte tekrar dananın üzerinde insanların olduğu yerlere dönüyorduk. Ayaklarım ağrıdığı için dananın üzerinden seyahat ediyordum. Sonunda bir bakkal bulmuştum. Karnımı iyice doyurduktan sonra bir şey yapmayı unuttuğumu fark ettim. O'na açılmayı bırak yanında bile olamamıştım 5 saattir. Hemen sınıftakileri bulmaya çalıştım ama sonuç hüsrandı. İskelenin orada beklemeye karar verdim. Buraya geleceklerdi. Yarım saat sonra sınıfça iskeledeydiler. Hocam sürekli nerede olduğumu sorup duruyordu ama zamanım azdı. Onu bulup açılmam gerekiyordu. Ama vapurun kalkış saati gelmişti. Vapurun içi tıklım tıklımdı. Sınıfça boş bir yer bulup orada pineklemeye başlamıştık. Bizimkiler yavaş yavaş martılara simit atmaya gidiyordu. Az kişi kalmıştı. ''Dolaşsak mı biraz?'' demiştim. Kafa sallamıştı. Merdivenden inmiş, oraya buraya girmiş ama bir türlü sessiz bir yer bulamamıştık. Sonunda kaptanın odasına girmiştik ama kaptanın kendisi yoktu. Vapur kendi kendine gidiyordu anlaşılan. Bunu sorun etmemiştik nedense. ''Ee naptın bugün, hiç gözükmedin?'' dedi. ''Benn şey yaptım, yarışma vardı ona katıldım'' dedim. ''Ciddi misin ''demişti. ''Hee'' diye yanıtlamıştım ben de. Uzatmaya gerek yoktu. ''Ben seni çok sev...'' TAKKK!!! Bir şeye çarpmıştık. Hemen dışarıya baktım ki önümüzde kocaman bir gemi vardı. Çarpmak üzereydik. Hemen rotayı sağa çevirmeliydim. Dümeni aradım yoktu. Onun yerine iki tuş vardı. Bir çarpma anında sağa kayma diğeri ise çarpma anında yolculara 'ölüyoruz' ikazında bulunan düğmeydi. Yanlış düğmeye bastığımda insanların bağrışmaları ve küfürleşmeleri hoşuma gitmişti. Sonra doğru düğmeye basarak vapuru çarpmaktan kurtarmıştım. O boynuma atlayıp ''Kahramanım'' diye bağırdı. Kısa bir sessizlik olmuştu. ''Bir şey söylüyordun'' diye ekledi sonra. ''Seviyorum seni'' dediğim anda akşam namazı okunmaya başlanmış kıyafetlerim kaybolmaya başlamıştı. Altımda bana ait içlik olmasa rezil olurdum. Yine rezil oluyordum gerçi.
Beni böyle görünce yavaş yavaş uzaklaşmaya başlamıştı. ''Gitme'' diye çemkirdim.'' Sana bir şiir yazdım.'' dedim. ''Söyle'' dedi.
 
   Sen ayda ki ışık
   Ben elinde ki kaşık
   Bak ne kadar olmuştum şık
   Oldum sana aşık!

Tekrar boynuma sarıldı yine tek ayak havada ''Kahramanım'' dedi. İskeleye yanaştığımız da bir an için yanımdan ayrılmıştı. Takip ettim. Korktuğum şey başıma gelmişti. Kaptana vurulmuştu. İskeleye onu beklemeye döndüm. Yanıma geldiğinde suratına gülümseyip onu denize atmıştım. Herkes şaşkın şaşkın bana bakıyordu. Ben ise beyaz içliğimle olay yerinden topuklarımı kıçıma vura vura kaçıyordum.

Emre Yıldız
Diğer yazılarını okumak için tıklayın.



(siz de yazı/fikir/görsel/liste/deneme göndermek istiyorsanız iletişim bölümüne uğrayınız)
paylaş:

0 YORUM:

Yorum Gönder