popüler kültür etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
popüler kültür etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

İnsan Nasıl Aptallaştırıldı


   Konudan çok uzaklaşmadan kısaca insanın mitolojik tarihine, nasıl var olduğuna bir bakalım
   Dini kitaplara göre insan Tanrının meleklerden sonraki yaratısıdır. Tanrı siyah çamura şekil vermiş sonra da içine kendi ruhundan bir parça üflemiş ve kurumaya bırakmıştır. İnsanı kıskanan iblis - bu konuda meleklerin hür iradesi olup olmadığı, insanın var oluş amacının Tanrının hür iradeli bir varlık yaratma ihtiyacı olduğu konusunda çelişkiye düşülmüşse de yeterli bilgim olmadığı için bu konuyu deşmeyeyim - kurumakta olan insanın burun deliklerinden girip çıkmış, tekme atmıştır - yine bu kaynakların güvenilirliği tartışılır,Tanrının buna izin vermesi saçmadır aslında - sonuç olarak insan içinde Tanrı ruhu olan ama İblisin de ruhunu biraz da olsa barındıran bir varlık olarak var olmuştur.
Sonra Ademin yalnız kalmasından dolayı tanrı Ademin kaburga kemiğinden Havvayı yaratmıştır.
   Tasavvuf felsefesine göre ise Tanrı 3 iyi özelliğini ve bunların tam zıttı olan 3 kötü özelliğini insana üflemiştir. İnsan tasavvuf a göre de içinde çatışmalar yaşayan bir canlı olarak var olmuştur.
   Yunan mitolojisine göre ise insan Prometheus tarafından Tanrılardan öç almak için yaratılmıştır. Daha sonra Zeus insanı dizginlemek için insana benzeyen bir varlık yapmış sonra da Hermese bu varlığın içine kurnazlığı ve kindarlığı koymasını, Afrodite ise şehveti ve baştan çıkarıcılığı koymasını söylemiş ve bir kutuya koyup Prometheus un fazla zeki olmayan kardeşine yollamıştır hediye olarak. Epimetheus bu kutuyu açmıştır ve içinden ilk kadın olan Pandora çıkmıştır. Hatta Zeus şöyle der " insana öyle bir hediye vereceğim ki onlara zarar verdiğini hayatını mahvettiğini bilse de ondan vazgeçemeyecek " 
   Özet olarak çeşitli kaynaklara göre insan bu şekilde yaratılmıştır.
   Şimdi bu kaynakların doğruluğu tartışılır. Peki biraz düşünürsek insanın pek de zeki olmadığı sonucu rahatça çıkarılabilir. Peki hiç sorguladınız mı neden insan zeki olarak tasvir edilmedi? Adem neden Havvaya, Havva neden İblise kandı? Neden İblis insandan zeki gösterildi? Sen zaten böyle yaratıldın istesen de zeki olamazsın demek için, insanın bir şeyleri kabullenmesini sağlamak için olabilir mi? Çok zorlama bir mantık diye düşünebilirsiniz evet. Ama size dışarı çıkıp biraz bakınmanızı insanları dinlemenizi öneririm. Ya da çıkamayacaksanız bile biraz düşünün. İnsanın giderek aptallaşmaya başladığını göreceksiniz ve eğer beyniniz hala uyuşmadıysa neden böyle oldu diye sorgulamaya başlayacaksınız. Eğer başlamadıysanız hiç boşuna vakit kaybetmeyin. Ne yapıyorsanız onu yapmaya devam edin.
    Neden böyle oldu? Neden düşünmek yorucu bir hal aldı artık? Ne zaman düşünmekten korkar hale geldik? Ne zaman çok düşünme kafayı yersin der olduk birbirimize?
    Felsefi açıdan yaklaşmayacağım. Hem içinden çıkamayız hem de pek derinlikle bilmediğim bir konu felsefe. Ben size elimden geldiğince popüler kültürün insanı aptallaştırma öyküsünü anlatacağım.
    Hatırlamayacağınız üzere sessiz sinema döneminde yapılan filmlerin para dışında amaçları vardı. Modern Times, Gold Rush, Citizen Kane vb. sistemi eleştirmekti amaçları. Bunları yaparken de Şarloya gülüyordu insanlar. Bu filmlerden sadece gülüp çıkanlar vardı elbet ama az da olsa bazılarının aklında soru işaretleri kalıyordu. Evine gidince düşünmeye başlıyordu.
   Yıl 1975. Steven Spielberg un filmi Jaws vizyona girdi. Özel efekler havada uçuşuyor insanlar çok aşina olmadıkları bu " sanat " karşısında büyüleniyorlardı. Ama Jawsın bir özelliği daha vardı. Hiçbir şey anlatmıyordu film. Anlatmıyordudan ziyade düşündürmüyordu. Bomboş ama eğlenceyle geçen iki saat...
   Ve 8 milyon dolara mal olan film 260 milyon dolar gibi devasa bir kazanç ve şöhret getirmişti. Steven Spielberg insanın zayıf karnını, açığını bulmuştu. Beyne değil sadece göze hitap eden bir sinemacılık doğuyordu. Jawsı E.T ler, İndiana Joneslar takip etti. İnsanlar bu kolay eğlenceye tapmaya başladılar. Kolay ve eğlencelinin yanında zor ama düşündüren filmlerin tutunma şansı kalmadı. İnsan yasak elmanın tadına bakmıştı bir kere. Ve böylece popüler kültürün can damarı popüler sinema, aydınlık maskeli karanlık doğdu. Bu noktadan sonra yapılan tüm filmlerde de düşünen karakterler gereksiz ve can sıkıcı olarak gösterildi. Genellikle hippi ve kafası uçmuş komplo teorisi üretip duran karakterler olarak gözümüze sokuldu ve başlarına hep kötü şeyler geldi. Ben hatırlamıyorum ki bu tip karakterlerden biri bile mutlu sona ulaşsın. Hepsi dışlandı veya öldürüldü. Bunları ağzı açık beyni kapalı halde izleyen gençlerin de bilinçaltına düşünürseniz sonu bu olur mesajı işlendi. Sonuç ise ortada. Düşünenlerin nerd, freak olarak dışlandığı, aklını hiç kullanmayan futbol takımı kaptanının en popüler çocuk olduğu bir genç nesil...
   Aynı dönemde müzik de Jazz ve Bluesdan Rocka, Hard Rocka kaydı. Pink Floyd, Led Zeppelin, Deep Purple gibi gruplar Blues ritimlerini ve akorlarını değiştirerek yeni bir akım oluşturdular. Şarkıları bir şeyler anlatma derdindeydi. Her ne kadar hiçbir şey anlatmayan, sadece göze hitap eden Alice Cooperlar, Venomlar piyasada olsa da o dönemin zihinleri hala kullanılabilir gençleri bu grupların peşlerini bırakmadı. Ta ki düşünmekten yorulana kadar. Artık müzikal değer, anlamdan çok daha önemliydi. Çünkü bir yandan esrar içip bir yandan da sözlere kafa yoramazlardı. Ve müzik artık göze değil kulağa hitap ediyordu...
   Düşünen insanın neler yapabileceğini bilenler gençleri zehirlemeye karar verdi. Ve hala da kullanılan Sex,Drugs and Rock'n Roll furyası başlatıldı. Sinemayla zaten beyni tembelleştirilmiş genç nesil bu mottoyla bataklığın içine çekildi.
Sex beyni durduran yegane olgu, artık gençler için vazgeçilmez halini alan bir uyuşturucuya dönüştü. Uyuşturucu, azıcık da olsa kalan beyin kırıntılarını sildi süpürdü. Rock'n Roll da günah keçisi...
   Kurulan düzen hala işliyor. Yıl 2013;
   Sinema : American Pastası ve türkiye versiyonu Çılgın Dershane
   Müzik : Justin bieber, Nicki Minaj ve benzeri tekno ve pop şarkıları
   Ama neyse ki internetin icadı ile globalleşen dünya kurtarılmak isteyen,potansiyeli olan hala çürümemiş taze yerleri kalan beyinleri aydınlığa çıkarabiliyor. Her ne kadar sosyal medya denen popüler kültürün yeni kolu sinemanın, müziğin yaptığını 5 kat hızlı da yapsa hala umut var.
   Sinema : Bağımsız sinemanın yükselişi ile popüler, akılsız sinemaya karşı durulabiliyor
   Müzik : Hala Anathema, Tool gibi bir şeyler anlatmaya çalışan gruplar var
   Hala umut var. Düşünmek için. Sadece birazcık akıl. İnsan düştüğü bu bataklıktan ancak akıl yardımıyla kurtulabilir. Düşünmeye hep vakit var. 
   Sizden ricam kafeslerinizden çıkın. Dışarı çıktığınızda elinizdeki teknolojik aygıtlara bakmak yerine gökyüzüne bir bakın. Arkadaşlarınızla yüzyüze, gözlerinin içine baka baka konuşun. Havadan sudan konuşun, saçma da olsa bir şeyler anlatın. Analtılmış hikayeleri, yapılmış televizyon programlarını konuşmayın. Bir gözünüz telefonunuzda bir gözünüz arkadaşınızda olmasın. Geceleri en azından balkona çıkıp yıldızlara bakmaya çalışın. Evrenin ne kadar büyük, insanın ne kadar küçük olduğunu anlamaya çalışın. Yalvarıyorum size, kalkın artık. Bilmediğiniz sokaklarda korkusuzca yürüyün. Keşfedin. Korkarak yaşamaktansa cesurca ölün. Emin olun bu yaşamak değil. Yaşamak bunlardan çok daha falzası.
    Nasıl değil, neden diye sorun kendinize.

   Korkmayın. Kendinize yapılmasını istemediğiniz şeyi başkasına yapmayın, sizden başkasına yapılmasına da izin vermeyin, karşı çıkın. Savaşın. Çürüyoruz. Yaşam kafesi içinde ölüyoruz.
   Gökyüzüne bakın. Dünyanın döndüğünü görün. Hayatın geçtiğini anlayın.
paylaş:

popüler kültürün az doğa sevdalısı üzerindeki etkileri


  

  Biz insanlar tüketmeyi ne de çok seviyorduk. Bir şeylerin düzenini bozmak, kendi isteklerimiz doğrultusunda modifiye etmek ne kadar da güzeldi bizim için… Durun dostlarım! Hemen yazıyı yarıda bırakıp facebook’a koşmayın. Başlangıcı ‘’amaçsızca isyan etmek’’olan bu yazımın devamı daha önemli. Anlatmak istediklerim bundan sonraları…
  Nereden aklıma estiyse bir an için insanlardan çok uzak yerlere koşmak istemiştim. Koşarak anca mutfağa kadar gidebilmiştim. Kendime ekmek arası peynir hazırlayıp düşüncemin ne kadarlık kısmını gerçekleştirebileceğimi düşündüm. Bir an için gaza gelip ‘’yaparım lan ben bunu’’ dedim ve salonda dizi izleyen anneme fikrimi açtım. ‘’Gidiyorum ben aanneehh!’’ dedim. ‘’Nereye yavrımm?’’ dedi. ‘’İnto the Wild’e gidiyorum annehh!’’ dedim ‘’yemek yi, öyle git yavrım’’ diye akıl verdi…
  Planım yavaş yavaş aklımda oturmuştu. Otostop çeke çeke buradan çok uzaklara, insanların olmadığı bir ormana gidecek ve orada yaşayacaktım. Gideceğim yeri belirlemek için dünya siyasi, fiziki, kabartmalı ve dilsiz haritalarını bir güzel yaydım masaya. Tam gideceğim yeri seçecekken telefonum ‘’zoi zoi zoi zoi’’ diye çalmaya başladı. Arayan zırt arkadaşım Erkan’dı. Telefonla konuşmayı sevmediğim için telefonu açmayıp Erkan’a ‘’ne var lan :) :D :P :O :ĞY’’ diye mesaj attım. Tekrar aradı bu sefer açtım. Önce telefonu açmadığım için birkaç küfür etti. Ardından ‘’kızlarla buluşup içmeye gidiyoss. Sen de gel’’ dedi. Planım aklıma geldi. Kendimi insanlardan soyutlayıp, bedenimi doğaya sunmalıydım. Çıkar ilişkilerinden sıyrılıp, doğa ana ile yaşamalıydım. Üzerime sinmiş olan toplu taşıma aracı kokusundan arınıp zaar gibi çimen, papatya, ağaç ve bilumum bitkilerden kokmalıydım… ‘’Geliyon mu lan?’ dedi Erkan ‘’Tamam geliyom’’ deyip hazırlandım ve çıktım.
  Hayatımız boyunca 3 kere Taksim’e gitmiş bizler (5 kişiydik), nedense buluşma yeri olarak Taksim’i belirlemiştik. Meydana çıkmak yerine Galatasaray Lisesi’nin önünde beklemeye karar verdim. Birkaç dakika sonra 3 tane az samimi olduğum kız arkadaşlarım gelmişti. Erkan’ı beklemenin gereksiz olduğunu, hemen bir bara gidip bir şeyler içmeyi kararlaştırdık. Ama gel gör ki aramızda adam akıllı bir şeyler içilebilecek tek yeri Erkan biliyordu. Ayrıca 4’ümüzde Erkan’a güvenerekten yanımıza para almamıştık. Zaten aramızda tek içki içen de Erkan’dı. Biz arsızlar gibi fanta içen tiplerdik… Hemen Erkan’a durumu anlatmak ve nerede olduğumuzu söylemek için telefonumda Erkan’a tıkladım. Hattımda yeterli bakiye olmadığı için bir tek ‘’Galats’’ diyebilmiştim Erkan’a. Neyse ki Erkan zeki çocuktu, nerede olduğumuzu çözmüş ve yanımıza gelebilmişti.  ‘’Bensiz nereye gidiyonuz lann şekilliler ordusu?’’ dedi Erkan ve onu takip edip bilinmezliğe doğru yol aldık.
  Okulumuzun kömürlüğüne benzeyen, ama daha ışıklısı, daha müziklisi ve daha çılgınlar gibi dans edenlerin olduğu ‘’KAFE BUFALO’’ isimli mekâna girip içkilerimizi yudumlamaya başladık. Masada dönen muhabbet bilindikti. İlişkilerin ne kadar yüzeysel olduğundan, twitter’ın orta malı bir mekan olduğundan ve en iyisinin yine ‘’mesene’’ olduğundan dem vuruyorlardı. Masadaki muhabbetten hep uzak duran Burcu hem saygımı hem de kalbimi kazanmıştı. Erkan ve diğerleri piste çıkıp çılgınlar gibi dans edince Burcu’nun kolundan tutup dışarı çıkarttım.
  ‘’Hay sizin ilişkilerinize 1 konuştuğunuz konulara 2 beeh!’’ dedim. Burcu şaşırınca gaza gelip devam ettim. ‘’Daha önemli şeyler var lan şu dünyada. Damarlarınızdan popüler kültür akıyor lan resmen’’ dedim. ‘’Hay senin daşşanı yesinler be!’’ dedi Burcu. Korktum. 1-2 saniye ne dediğini çözmeye çalıştım. Meğersem sözlerimin çok doğru olduğunu ve sonuna kadar bana hak verdiğini söylüyormuş. Bitmek bilmez ilişki tartışmalarından, internetin fütursuzca kullanılmasından ve yeni şeylerin hemen tüketilmesi gibi şeylerden bahsetti. Vurucu olanını sona saklamıştı. ‘’İnsanlık ne zaman doğadan koptu beeh! Baş kaldırmak demek Fight Clup izlemek ve sisteme küfür etmek mi?’’ dedi. O an sarı saçları, yeşil gözleri inanılmaz derecede parladı ve son sözleriyle birlikte Burcu’ya vuruldum…
  KAFE BUFALO’dan uzaklaşıp arka sokaklarda yürümeye başladık. Delicesine popüler kültür karşıtı olmadığımız için özünde Coca-Cola ürünü olan 2 tane sarı koladan alıp yürümeye öyle devam ettik.
  Ben, günümüz ilişkilerinin ne kadar aşktan yoksun olduğunu söylediğimde sincapların aşklarından bahsetti. Güzellik kavramının marka giyim olmazsa ne kadar çabuk biteceğinden dem vurduğumda kral kelebeklerinin göçünden bahsetti. Edebiyatın da popüler kültür etkisi altında kalmasından korktuğumu dile getirdiğimde, asıl edebiyatın yer yıldızı mantarlarının sporlarını saçarken yaptığını söyledi… Burcu’nun dozunda popüler kültür karşıtı olması ve korkularımın hepsinin yersiz olduğunu, çözümlerinin hepsini doğada bulabileceğimi örneklerle açıklaması karşısında hayranlığımı dizginleyemedim ve ‘’hay senin daşşanı yesinler beeh!’’ dedim.
  Burcu’yu çok sevmiştim. Kendisine sabahleyin kararlaştırdığım ormanlara kaçma temalı planımı anlattım. Uzun süredir kendisinin de böyle bir şeyler planladığını söyledi ve teklifimi kabul etti. Yarın sabah buralardan çok uzaklara gidecektik. Buluşma yeri olarak KAFE BUFALO’yu seçtik. Yarın kendimizi doğaya sunacaktık…
  KAFE BUFALO’nun önüne gittiğimde Burcu gerekli hazırlıkları yapmış, beni bekliyordu. Hoşbeş ettikten sonra yolumuza koyulduk. Karaköy tramvay durağına gitmek için İstiklâl Caddesi’nde hızlı adımlarla yürüyorduk. Heyecanlıydık. Hem muhabbet olsun hem de popüler kültüre giydirmek amacıyla 15 metre önümüzdeki dükkânda satılan ‘’ugg’’lara küfür etmeye başladım. Burcu da söylediklerime katılıyor mu diye sol tarafıma bir döndüm ki Burcu yok olmuş. 15 metre ilerideki ‘’ugg’’ satan mağazanın önünde dikilmiş vaziyette beni yanına çağırıyordu… ‘’Fakat popüler kültür karşıtı bir insanın ‘ugg’ arsızı çıkması?’’ diye üzgün üzgün düşünüyordum Burcu’nun yanına giderken. Konuşmasına fırsat vermeden kulağına eğildim ve ‘’sen artık korkunçlu bir kadınsın’’ dedim. Topuklarımı kıçıma vura vura zaar gibi İstiklâl Caddesi’nde koşmaya başladım…
  Karaköy tramvay hattına ulaşıp Güngören’e doğru yol aldım. Tramvayda aklımda tek bir düşünce vardı. ‘’Ulan Emre, sen kim doğada tek başına yaşamak kim? Ezehehe ezehehe.’’ ‘’Popüler kültür karşıtıymış. Kıçımın kenarı beeh’’ diye düşüncelerimi iyice pekiştirdim. Ardından üniversite sınavına hazırlanmak için tramvayda matematik testi çözen çocuğun yanına oturdum. 
paylaş:

8bit film posterleri


Birileri sürekli yenilikçi hareketle filmlere posterler üretiyor hatta çoğunlukla minimalist yaklaşımla ortaya çıkanlar orijinallerinden çok daha büyük ilgi görüyor. Eric Palmer ise filmlere bu bahsettiğimiz yeniden tasarım olayını getirmiş lakin minimalist bir yaklaşım söz konusu değil direkt daha da indirgemiş bu fikri ve 8 bitlik posterler üretmiş. Keyifli dakikalar.













paylaş:

oscar 2012'ye minimalist yaklaşım


Rowan Stocks-Moore Akademi Ödülleri 2012 de yarışan filmlere yeni afişler tasarlamış. Kendileri pek sadece ve bir o kadar da yaratıcı.
Aynı zamanda sanatçının Sex and the City için tasarladığı kapak resmini çok yaratıcı bulduğumuzu bir kez daha belirtelim. 













paylaş: